ABDÜLHAMİD HAN’IN İTTİHÂD-I İSLÂM AŞKI

Batı’nın Osmanlı’yı “Hasta Adam” olarak nitelediği dönemde iktidâra gelmiş olan Abdulhamid Han, Avrupa’nın Osmanlı’yı parçalayıp aralarında paylaşma projeleri, ekonomik çıkmazlar, azınlıkların bağımsızlık adına çıkardığı isyanlar ve daha birçok hâlli zor olan mes’eleler ile karşı karşıya kaldı. Bu kadar büyük problemlerle mücâdele etti. Fakat Onun dâhilde ve hariçteki düşmanlara rağmen Osmanlı’nın ümmet üzerindeki altı asırlık birikiminden faydalanıp Müslümanları bir çatı altında cem etme hayali vardı. Evvelâ bir istihbarat teşkilatı kurarak devletin aleyhinde olan bütün faaliyetlerden haberdâr oldu. Bundan dolayı kimi zaman vatan hainliği ile dâhi itham edildi. Fakat o biliyordu ki, bu durumdan rahatsız olanlar olayların asıl müsebbibiydi. Bu teşkilatta kendisine karşı bombalı suikastı gerçekleştirmiş bulunan ermeni asıllı Edward Jorris’i dâhi bir istihbarat elemanı olarak kullanması çok dikkat çekicidir. Burdan başlayarak Abdülhamid Han Hazretleri, ümmet arasında öyle bir ilgi ağı kurdu ki Hindistan’da Müslümanlar Devlet-i Âliye adına para topladılar.  Çin de dâhi Onun adına hutbe okudular, Pekin’de Dâru’l-Ulûmi’l-Hamidiyye üniversitesini kurdular.

Sadece Çin’de yetmiş milyondan fazla ehl-i sünnet Müslümanı bir çatı altında toplamayı başaran bu mânevî kudret, Yahudi’nin Ermeni ağzı ile isnat etmiş olduğu, içerideki münâfık takımının da iğvâsı ile kendi çevresi tarafından “Kızıl Sultan” yaftasını yemekten kurtulamadı. Ne kadar acıdır ki yine malûm çevrelerin talimatları ile böyle bir dehânın hâl fetvasını da içimizden birileri hazırladı.

Yahudi’nin Filistin Aşkı

Yahudi, bir kültürü, bir dini, bir ırkı çökertmek için mutlaka o cemiyetin dâhili unsurlarını kullanır. Aynı Yahudi Filistin’den toprak satın alıp oraya yerleşmeyi düşünürken de bu yola başvurmuştur. Onlar, Theodor Herz’in Abdulhamid Han’dan aldığı “Ecdadımın kan dökerek aldığı toprakları benden para mukâbili satmamı mı bekliyorsunuz?” cevabıyla birlikte huzurdan kovulunca yine aynı nifak menhecini devreye sokmuştur. Yani hârici unsurlarla Filistin’i vatan edinemeyeceğini anlayınca dâhili taşeronlarını kullanmıştır. Bu olayı Kadir Mısıroğlu “Filistin Dramının Düşündürdükleri” adlı kitabında özetle şöyle anlatır.

“Yahudiler, Filistin’de birtakım Arapları menfaatlendirerek arsa satın aldılar ve onlar vasıtasıyla arsa ofisi kurdular. İsteyen herkesin yerini, bedelini peşin ve kat kat fazlasıyla ödeyerek satın almaya hazır bulunduklarına dair ilanlar dağıttılar.

Alıcılar Arap göründüğü için, buradaki hileyi kimse sezmedi. Araplar, arsalarını satmak için kuyrukta birbirleriyle kavga ediyorlardı. Arazisini satan, gidip Beyrut’a, Mısır’a ve Şam’a yerleşiyordu. Bu durumu zamanında haber alan Sultan Abdülhamîd Han, oraya bir heyet gönderdi. Bu heyet, oynanan oyunu halka izah etti ve bu arazilerin Yahudiler için toplandığı gerçeğini ifşâ etti. Diğer taraftan hakîkaten arazilerini satmak isteyen varsa bunları Sultan’ın şahsî servetiyle satın almak üzere oraya gelmiş bulunduklarını beyân ederek, Yahudi hareketine engel olundu. Lâkin bir müddet sonra, gâfil ve Yahudi güdümlü İttihatçılar, o mübârek şahsiyeti tahttan indirince, emlâkini millîleştirdiler. Böyle yapmasalardı, o topraklar kaybedildiği takdirde bile şahsî mülkiyet hakkı, beyne’l-milel hukuk kâidelerine göre bâkî kalacaktı.” Görüldüğü gibi Yahudi’nin Filistin’de ki dâhili taşeronu cahil halk, Osmanlı’da ise Enver, Talat ve Cemal Paşa gibi ittihatçılar olmuştur.

İbn-i Sebe ile en güçlü fitne dönemini yaşayan Yahudi, her zaman ve zeminde İslâm’ın nûrunu söndürmeye memur neferler olarak tarih sahnesinde yerini aldı. Her nerede o nûrun ziyasının arttığını görseler orayı ne pahasına olursa olsun tahrip ettiler. Allah Rasûlü ﷺ döneminde olduğu gibi Müslümanların iktidar olduğu bütün dönemlerde de böyle olmuştur. Fakat hilâfetin ilgâsı ile beraber umutları tükenen Müslümanlara karşı taarruzda bulunma yerine teyakkuz hâllerini muhâfaza ettiler. Bugün ise tekrar bütün güçleri ile taarruza geçtiler. Çünkü o yakıcı vicdâni muhâsebe bizi sarstı. Ümmet artık diriliş rüyaları görmeye başladı. Pakistan’ın mânevî halaskârı Muhammed İkbal de Müslümanların geleceği husûsunda oldukça iyi düşünceler ve ümitler besleyenlerden birisidir. Bir gün Kurtuba‘da “Büyük Vadi” isimli nehrin kenarında durmuş söyle diyordu: Ey Şanlı Nehir! Şu anda senin kenarında duran kişi çok güzel bir hayal içindedir. Bu adam geleceğin aynasında yeni bir dönem görmektedir. Bu dönemin müjdeleri gözükmeye başladı. Fakat henüz insanların gözünden saklı durumdadır.  Eğer Avrupa bu dönemi şu anda fark etse aklını kaybedip deliye dönerdi.

Son Kale

Yahudiler ve bütün bir Hristiyan dünyası gayz hâlinde deliye dönmüş durumda. Mekke’nin fethinden sonra “Artık Müslümanları durdurmanın tek yolu kadınlarımız, çocuklarımız ve bütün varlığımızla üzerlerine yürüyerek ölümüne çarpışmaktır.” diyen Hevazinliler gibi. Çünkü savaşa kadın, çocuk, koyun, deve hatta kümesteki tavukları getirmek; “Artık bu işin dönüşü yoktur. Ya galip gelecek ya da hepimiz yok olacağız.” mesajı vermektir. Şimdi Yahudi tıpkı dedeleri Hevazinliler gibi topyekün geliyorlar üzerimize. Hârici planlarının işe yaramadığı durumlarda ise dâhili unsurlarını devreye sokarak çökertmeye çalışıyorlar bu kaleyi. Evet, bu son kalemiz ve son ümidimizdir. Müdafaa etmek ise boynumuzun borcudur.  

Bir cevap yazın