AHİRET KAYGISI ÇEKENLER

Allah Rasûlü ﷺ birgün ashâbından Sevban t ile karşılaştığında onun renginin sarardığını, hâlinin iyi olmadığını görünce “Sana noldu? Nedir bu hâlin? Yüzünün rengini değiştiren de nedir Ey Sevban!” diye sorduğu zaman Sevban şöyle cevap vermişti: “Ya Rasûlâllah! Ne açlık ne de başka bir sıkıntı beni bu hâle getirdi. Ben seni göremediğimde aşırı derecede seni özlüyor, seni görene kadar ciddi bir yalnızlık çekiyorum. Daha sonra aklıma ahiret geliyor. Ben cennete girsem bile senin makamına ulaşamayacağımdan dolayı hüzünleniyor işte bu mahrumiyet korkusu beni derinden etkiliyor. Bunun yanında bir de Cennet’e girememe korkusu da var. O zaman zaten seni göremeyeceğim. İşte bu dert beni yakıp kavuruyor Ya Rasûlallah!”Bunun üzerine Allah Teâlâ şu ayet-i kerîmeyi indirdi:

“Kim Allâh’a ve Rasûl’e itaat ederse işte onlar, Allâh’ın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıkler, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Bunlar ne güzel yoldaştır!”[1]

Allah Rasûlü’nün ﷺ Tasarrufu

Cahiliye bataklığına gömülmüş bir milletin Allah ﷻ ve Rasûlü’ne ﷺ meftun hâle gelmesi hiç şüphesiz Allah Rasûlü’nün ﷺ ashâbı üzerindeki tasarrufunun bir sonucudur. Medine Sokaklarında Mescid-i Nebi’de dolaşırken aklıma insanlığın yüz akı olan ashâb-ı Kiram ve onları insanlığın şâhikasına taşıyan Allah Rasûlü’nün ﷺ birbirilerine olan muhabbeti geldi. Düşüncelere daldım. Biz de Allah ﷻ ve Rasûl ﷺ aşkıyla yanıp kavruluyoruz. Onları zilletten izzete taşıyan bu muhabbet bize neden te’sir etmiyor. Yoksa Allah Rasûlü’nün ﷺ tasarruf gücü mü zayıfladı?

Ümmeti İçin İstiğfar Eden Peygamber

Kadir Gecesi umre maksadı ile Mekke’de Kabe-i Muazzama’yı tavaf ederken İbn-i Kesir’in tefsirinde rivayet ettiği şu kıssa geldi aklıma. Arabın büyük edibi ve tabiinin büyüklerinden olan Utbi anlatıyor. Allah Rasûlü’nün ﷺ kabrinin başında oturuyordum. Bir adam çıkageldi ve Allah Rasûlü’ne ﷺ selam vererek şöyle dedi. Ey Allah’ın Rasûlü! Ben Allah Teâlâ’nın şöyle buyurduğunu işittim: «Biz her Peygamberi sırf, Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlamasını dileseler ve Peygamber de onlara bağışlama dileseydi, elbette Allah’ı tevbeleri çok kabul edici ve çok merhametli bulacaklardı.»[2] Şimdi huzûruna geldim. Günahlarımı ikrar ediyor irtikab ettiğim günahlarıma istiğfar etmeni istiyorum der ve şöyle bir şiir irad eder.

يا خير من دفنت بالقاع أعظمه

فطاب من طيبهن القاع والأكم

نفسي الفداء لقبر أنت ساكنه

فيه العفاف وفيه الجود والكرم

Ey Medine’nin Yamaçlarında Medfun Olanların En Hayırlısı!

Cisminin kokusundan dağlar yamaçlar misk kokuyor. Cömertlik ve kerem ile dolu olanşu kabrine ruhum feda olsun.» der ve ayrılır. Utbi diyor ki dayanamayıp biraz sonra uykuya dalmıştım ki Rasûlüllah ﷺ gördüm buyurdular ki «Utbi biraz önceki adama yetiş ve Allah Azze ve Celle’nin onu bağışladığını söyle» der.[3]

Kalbi Diline Muvafık Olanlar

Hem Mekke hem de Medine’de 1400 yıl öncesinin hasret ve özlemi ile O’nu ﷺ görmedikleri halde anam, babam, tatlı canım sana feda olsun diyerek milyonluk bir ordunun ancak yüzlerce komutan tarafından ip gibi dizilebilmesi mümkün olurken başkomutan Allah Rasûlü’nün ﷺ cemaatle beraber olunuz عليكم بالجماعة/ şeklindeki tek bir emri ile saf saf olması ve onlara istiğfar etmesi O’nun ﷺ ümmeti üzerindeki tasarrufunun en büyük şahididir.

Acaba bizim muhabbetimiz ne durumdaydı. Ya da bizim muhabbetimiz ile ashâbın ki arasında ne fark vardı. Bence Allah Rasûlü’nün ﷺ aşkıyla yanan ashâbı, dünyada zafere ahirette cennet ve cemale ulaştıran ruh dillerinin kalplerine muvâfık olmasıydı. Bizim lisânımızın istediğini kalbimiz reddediyor. Eğer bir gün kalbimiz dilimize mutâbık olursa Allah Azze ve Celle bize de zafer ihsan edecek. Allah Rasûlü ﷺbizimde peşimizden aşıklarını gönderip bağışlandığımızı muştulayacaktır.

Bir Kur’ân Müslümanının Evine Misafir Olmak

Yakın zaman önce Kur’ân halkalarında yetişmiş ve iştiyakla da bu halkalara devam eden ilahiyat mezunu bir Müslümanı Allah ﷻ için bizzat evinde ziyaret edip hasbihal etmek istedim. Belki Allah bana hakîkati gösterir, indirilen dine! inanan bir Müslümanın yaşantısından ibret alırım Allah Azze ve Celle’nin de buyurduğu gibi yeniden iman ederim.[4] diye düşündüm.

Zili çaldım müsaade aldıktan sonra içeri girdim. Evde, çenesinin altında biraz sakalı olan bir Müslümanla karşılaştım.

Tanışma Faslı

İçerideki misafirle bizi tanıştırırken şunları söyledi:

“Bu kardeşimiz Mahmut Sami. İhsan Şenocak’ın talebesi. Yüksek lisansını tefsirde yaptı. Şimdi de hadiste doktora yapıyor.” dedikten sonra “Allah’ın kitabı varken bir çok uydurma rivayetin yer aldığı; sahih, sakim birbirine karışan rivayetlerle neden uğraşıyor bende anlamış değilim” demeyi de ihmal etmedi. Sadece çenesinin altında sakal bulunan Kur’ân Müslümanı’nı tanıtırken de: “Bu benim can yoldaşım, uzun yıllar komşuluk yaptığım bir dostumdur. Onların anahtarı bizde, bizim anahtarımız onlarda bulunur, kendi evimiz gibi girer çıkarız. Evde olduğumuz sürece kapılarımız devamlı açık olur, bir odadan diğerine geçiyor gibi birbirimizin evlerine gireriz. Komşuluğumuz bitti ama dostluğumuz devam ediyor.” diyerek tanışmamızı sağladı.

Üniversite Okuyan İki Delikanlı

Masanın üzerindeki resim dikkatimi çekti. Üniversiteyi bitirmek üzere olan oğlunun bir kızla dans ederken çekilmiş olduğu bir resim. Taaccüb ettim, Oğlunun ismini vererek ve kendime hakim olamayarak ne zaman evlendiğini sordum. “Duymadık kusura bakmayın” demeye kalmadan “Hayır hayır! O kız  kuzenidir. Amcasının düğününde dans ederken çekildi. Hoşuna gittiği için çerçevelettik.” cevabını verdi.

Ziyaretim çok kısa sürmesine rağmen Ehl-i Sünnet’in Emevi dini olmasından, hadislerin uydurma olduğundan ve bunun esas sebebinin de Sahâbe’nin udul kabul edilmesi olduğuna kadar çok kısa ve tamamen kışkırtıcı ifadeleri, satır aralarına fazla da gizlemeden ifade etti. Bir taraftan da evin hanımı çay ikram ediyordu. Müsaade alıp kalkarken üniversiteye yeni başlamış evin diğer delikanlısı da arkadaşlarıyla buluşmak için bizimle beraber çıktı. Diz kapağı üzerinde bir şort ve farklı bir giyim tarzıyla dışarıda bizden müsaade alıp kafeye gitti.

“Kur’ân Müslümanını” ya da “İndirilen Din! Mensubunu” İkna Olur mu?

Bu evde yanlış gördüğüm hususları ziyaret ettiğim kardeşime ayet ve hadislerden delil getirerek söylesem acaba beni dinler miydi? Anladığım kadarıyla buna ihtimal dahi yoktu. Çünkü dinlediği hocalar gibi o da artık inandığı gibi değil yaşadığı gibi inanıyor, Kur’ân-ı Hakîm’i heva-i hevesine göre yorumluyor adına da indirilen din diyordu. Eğer o Allah Teâlâ’nın muradını Rasûlü’nün ﷺ lisânından öğrenmiş olsaydı üniversiteden mezun olma yaşına gelen oğlunu o fotoğraftan menedecek, can yoldaşım dediği komşusu eve geldiğinde mahremiyete dikkat etme adına bazı sınırlamalar getirerek dostuyla arasını açmak, hanımına başı kapalı da olsa pantolon giymemesi gerektiğini söylemek, üniversiteye başlamış oğluna diz üstü şort giymemesini telkin etmesi gerekecekti. Fakat o hanımı, çocukları ve komşuları ile problem yaşamaktansa Rasûlüllah’ı ﷺ devre dışı bırakarak hâşâ bir postacı gibi görerek Allah Azze ve Celle’nin ayetlerini kendi hevasına göre tefsir ederek “indirilen dine!” iman etmeyi tercih etmişti.

Son zamanlarda gözüme çarpan iki açıklama oldu. Birincisi, İhsan Şenocak Hoca’nın pantolon giymek ve kaş aldırmakla alâkalı konuşmasına bir dalkavuk gazetecinin yalakalıkta sınır tanımayan bir eda ile “Pantolon giymek bakanlara, milletvekillerine de mi günah?” çıkışı; ikincisi ise Adıyaman Üniversitesi Rektörü’nün “kadınlarla tokalaşmak haramdır” hakîkatine karşılık İslâmcı yazar olarak maruf bir milletvekilinin “O zaman devlet yetkilileri de mi günah mı işliyor?” açıklaması oldu.

Acaba devlet başkanlarına, zenginlere, önde duranlara, protokol grubuna ayrı bir din mi indirildi de haberimiz mi olmadı? Aklıma gelmiyor değil. Yoksa ısrarla üzerinde durdukları indirilen din; muhatapları olan Kur’ân Müslümanlarına hem dünyada hem de âhirette rahatlık vâdeden iki taraftan da kâm alacak şekilde programlanan bir din midir? Eğer böyleyse tabiî ki onların anlattığı din daha fazla revaç bulacaktır.

Şiâ’nın üzerinde durduğu en önemli mes’elelerin başında Ehl-i Sünnet’e Emevi Dini yaftası vurmak ve bunun da sebebini Sahâbeye bağlamak gelmektedir. Çünkü onları udul kabul etmek Allah Rasûlü’ne ﷺ iftiranın ve Emevi Dini olan Ehli Sünnet’in önünü açmıştır. Bu sözlerin ülkemizdeki temsilcilerinin ve onlara tâbi olanların hayatından küçük bir müşahedemi anlattım. Belki kardeşlerimizin iki bilinmeyenli indirilen ve uydurulan din denklemini çözmelerine yardımcı olur.

Orman kanunları

Hiç düşündünüz mü? Neden ormanda aslanlar kral olur. Çok adaletli olduğundan mı? Yoksa merhametinden mi? Ya da zekasından mı? Yani onu kral yapan nedir? Belgesellerde üç beş vahşi köpeğin koca sürüleri dağıttığına şahitlik etmişsinizdir. Bazen bir tane sırtlan yüzlerce ceylan sürüsüne saldırır, yakalayamasa da birliklerini dağıtmayı başarır. Ya da yırtıcı bir aslan bir bufaloyu yatırmış yeme hazırlığında iken kardeşleri adeta etten duvar örmüş bir hâlde onun yardımına gelir. Sürü ile geldiklerini gören yırtıcı, çareyi kaçmakta bulur ama yaralı bıraktığı hayvanı uzaktan takip etmeyi de ihmal etmez. Çünkü kanın tadını almıştır. Fırsatını bulduğunda tekrar saldırıya geçer ve muradına erer. Zira ormanda güçlü olanlar kuralları koyar ve hiç kimse diğerine saygı göstermez. Güçlü olan ezecek, dağıtacak, kazanacak; zayıf olan kaçabilirse kurtulacak, bulursa karnını doyuracaktır.

Neden Aslanlar Kral Olur?

Bu ay dünya gündemini, yırtıcı bir köpeğin masum bir ceylana saldırması işgal etti. Zaten yaralı olan ceylanı bu defa boğazından yakalamış tam nefesini kesecekken kardeşleri toplanıp vahşi köpeğin elinden yaralı ceylanı aldı. Aldı da ne oldu. Ceylanlar kaçmaya, köpekler ise saldırıp parçalamaya memur. “Yok mu ceylanlara sahip çıkacak bir aslan?” diye sorarsanız, “Hayır, maalesef burası or mandır. Burada güçlü ve hızlı olanlar kazanır, zayıf ve yavaş olanlar ise kaybeder.” cevabını alırsınız. Aslan da olsa o ceylanın boğazını sıkmak için uygun zamanı bekler. Çünkü burası orman ve burada orman kanunları geçerlidir. Şimdi Anlaşıldı mı Neden Aslanlar Kral? olur. Güç ve hız kimdeyse kral odur. Ortada garipsenecek bir durum olmasa gerek. Çünkü hayvanları hiç kimse zalim ve mazlum kategorisine tabi tutmaz. Aksi hâlde aslanlara zalim der, birisini methettiğimizde kullandığımız “Aslan gibi” ifadesini hakaret sayardık. Ama öyle değil. Aslanlar zihin dünyamızın kahramanlarıdır. Hayvanat bahçesinde dahi en fazla onu görünce heyecana kapılırız. İşte ormanın kuralları böyledir. En zalimi en kahraman yapar. Maalesef bugün dünyamız bütün kurallarını güçlü ve hızlıların koyduğu dışarıdan müdahaleye kapalı bir orman gibi. Zalimden başkasının sesinin çıkmadığı, çıksa da anında bastırıldığı, sesi çıktığı için pişman edildiği bir ormandayız. Bütün bir dünyayı beş tane zalim devletin yönetmek istemesi insanlığı zulme, gözyaşına, kana boğmuş durumda. Bu zulmün Osmanlı’nın yıkılışı ile ayyuka çıktığında kimsenin şüphesi yoktur. Çünkü yeni kurallar yazacaklardı. Zaten Osmanlı’yı bitirmek istemelerinin arka planındaki sebep bu değil miydi? Din-i Mübin-i İslâm’a müdahale ettiler. Ruhsuz, şuursuz, fikirsiz ve hareketsiz bir nesil yetişti. Dinimize müdahale ettiler Bununla da kalmayıp ilerde tekrar dönerler korkusu ile dilimizi, tarihimizi, edebiyatımızı da katlettiler. Ecdadımız ve hocalarımızla irtibatımızı kestiler. Sadece ulemâmız değil ordudaki asker dahi kendisini cahil ve aciz hissetti. Hasan Celal Güzel diyor ki:

 “Ben MEB Bakanı iken Kenan Evren Cumhurbaşkanıydı. Bir gün beraberken baktım ki Paşa Osmanlıca not alıyor. Dedim ki: ‘Paşam, Hani Devrim Kanunları!? Siz nasıl bu eski yazıyı kullanırsınız?’ Kıpkırmızı oldu ve ‘Sayın Güzel bu benim kolayıma geliyor.’ dedi.”

Harf inkılâbı

Kenan Evren’i bile ne kadar zorlamış. Bir düşünün bakalım hocalarımız, mütefekkirlerimiz, bir gece oturup sayfalarca yazı yazan Âlim-i rabbanilerimiz neler çektiler. Dünyada emsali görülmemiş en zalim müstebitin dahi irtikap etmediği bu zulmü bize reva gördüler. Bundan dolayı mustazaflar, orman kanunlarını hiçe sayacak, sadece ceylanlara değil bütün mazlumlara sahip çıkacak bir kanun koyucuyu bekliyorlar. Dünya beşten, Allah ﷻ ise her şeyden büyük, Kudüs ağlıyorsa bu gözlere uyku girmez diyecek kahramanın yollarını gözlüyorlar.

Akbabalar Atalarından Utanacak

Son zamanlarda bu koca ormandan mazlumların yüreğine su serpecek bazı sesler çıktı. “Durun Müslümanlar bu gidiş nereye? Bu cadde çıkmaz sokak. Bitsin artık insanlığa reva görülen bu zulüm. Beş tane devletin tasallutundan kurtaralım insanlığı,” diyen bazı sesler duyuldu. İşte bundan dolayı Osmanlı’nın bakiyesi olan Türkiye’ye karşı ciddi düşmanlıkları var. ABD ve Rusya’nın başkanları yakın tarihte şu kararları almışlardır: Dünyada İslâmiyet tekrar ivme kazandı. Müslümanlarda maddi ve mânevî bir kalkınma var. Mutlaka önlenmeli. İslâm ülkelerinin kendi aralarındaki her türlü ilişkiler ve dayanışmalarına engel olunmalı, önümüzdeki asrın potansiyel lider ülkelerinden Türkiye’nin güçlenmesinin önüne geçilmeli ve muhtemel bir İslâm dünyası liderliğine izin verilmemelidir. [5]

Zalimler kabul etmese de mazlumlarasahip çıkacak, sadece yaralı ceylanları kurtarıponunla beraber kaçan değil aslanı da sırtlanı da akbabaları da tedip edecek bir nizam kurulacak. Müslüman olmasa da Osmanlı yıkılınca ağlayan Sırplar, Bulgarlar gibi “İmparatorluğumuz yıkılmadan önce ne kadar şerefli ve haysiyetliydik”, diye bir asırdır ağlayan gayri müslimlerin bile hasreti bitecek. Amerika, İngiltere gibi kan emiciler ve onların artığından beslenen Suud, BAE gibi Osmanlı düşmanlığı ile maruf akbabalar o zaman tarih sahnesinden çekilecek. Ataları belli olmayan bu akbabalar Fatih, Yavuz ve Budin’de göğsüne birkaç ok yemesine rağmen üç Macar askerini haklayan Kanuni gibi kahramanları tanıyacak ve ecdadından utanacak, bir daha da Fahrettin Paşa gibi birisinin adını ağzına alamayacak. Orman kanunları tarih olacak, Allah Teala’nın kanunları devreye girecek.


[1] Nisâ, 4/69. ayrıca Bkz. Vâhidî, s. 106-107.

[2]Nisâ, 4/64.

[3]Tefsiru İbn-i Kesir, İlgili ayetin tefsiri.

[4]Nisâ, 4/136.

[5]M. Fahri Can, Türkiye Uyutuluyor,Tarih ve Medeniyet Dergisi, Eylül, 1998, sy.54, s. 5.

Bir cevap yazın