İTTİBÂ BATI’YA DEĞİL ALLAH RASÛLÜ’NE ﷺ OLMALI

Ahlâki yozlaşma insanın ilâhi nura erişmesine en büyük engeldir. Bir kök hücre mesâbesinde olan sünnet, ahlâki ve kültürel savrulmaya düçar olmuş ümmeti kurtuluşa taşıyacak olan Nûh’un u gemisidir. Bişri Hafî bu yozlaşmaya işaret ederek der ki: “İnsanlar öyle bir zamana erecekler ki, en zor ve en az bulunan şu üç husûsu kim elde ederse kurtuluşa erecektir. Samîmî dost, helal kazanç ve sünnete uygun amel.” Ebu’l-Abbas b. Ata ise sünnete ittibâya ümmeti teşvik ederken şunları söylemektedir: “Kim sünnet âdâbını kendine yol edinirse, Allah onun kalbini mârifet nûruyla diri kılar. Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed’in sünnetine uymaktan yüce bir makam yoktur. O’nun nasihatlerini ve huylarını bilmeli, onlarla edeplenmeliyiz.”

Bu anlamda Allah Rasûlü’nün ﷺ her hadisini -metin ve senet tenkiti yaptıktan sonra-“Sizlere iki emanet bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız doğru yoldan ayrılmazsınız. Bunlar Allah Azze ve Celle’nin kitabı ve Rasûlü’nün sünnetidir.” tavsiyesi ile değerlendirecek olursak Sünnet’e ittibânın cemiyeti teşekkül etmedeki te’sirini görmüş oluruz. O hâlde yeni bir medeniyet inşasında fıtratları bozulmamış Müslümana ihtiyacımız olacaktır. Onu da aileden karşılamamız gerektiği ise gün gibi ortadadır. O zaman Allah Rasûlü’nün ﷺ yaptığı gibi evimizden ve en yakınlarımızdan başlamalıyız. Nitekim O ﷺ faizi de kan dâvâsını da ilk olarak akrabaları üzerinden kaldırdı. Çünkü eğer evdekini ya da en yakındakini kurtarabilirsek cemiyet de bu minvâl üzere şekillenecektir.

Mânevî Mimar Allah Rasûlü’dür

Eğer bir aile de Allah Azze ve Celle’nin emirlerine itaat edilmiyor, Rasûlüllah’ın ﷺ sünneti bizim için bir şey ifade etmiyorsa, kuracağımız yeni medeniyet bataklık üzerine dikilen binalar gibi olacaktır. Fakat sağlam olursa, muhkem binalar kurulacak bu da muhkem şehirlere kapı açacaktır. O zaman cemiyette huzur ve güven hâkim olacaktır. Bu şehirlere baktığınız zaman zâhirde birtakım mimarları olsa da onların hakîki mimarı Hz. Muhammed’dir. ﷺ Bir yerde su kuyuları cami önlerinde sadaka taşları, mahalle aralarında aşevleri, yol kenarlarında hanlar kervansaraylar varsa o şehirlerin zâhirde mimarı olsa dâhi mânevî mimarı Allah Rasûlü’dür. ﷺ O hâlde medeniyetimizi inşa ederken nebevî menheci esas alma mecbûriyetimiz var.

Hâlihazırda içine düştüğümüz durumun yegâne sebebi bu menhecten mahrûmiyettir. Dünya ve içindekiler bizi Allah Rasûlü’nden ﷺ koparınca O’ndan ﷺ ve dolayısıyla sünnetinden uzaklaştık. Dünyevîleşmenin getirdiği müthiş bozulma evlerimize sirâyet etti. Sünnete en fazla uyması gereken ev bozulunca cemiyet çöktü. Bundan dolayı imamda da öğretmende de poliste de valide de hâsılı cemiyetin bütün bireylerinde psikolojik rahatsızlıklar baş gösterdi. İlletini bilmediği için de devâsını başka yerlerde aradı.

Tek Kulaklı Padişah

O’ndan ﷺ ne kadar uzak kaldıysak hezîmetimizi ve zilletimizi hizmet zannettik. Dünyevîleştikçe Batılı’laştık. Sünnete ittibadan mahrûmiyetimiz bizi batıya mahkûm etti. Mağlûbiyetimizi galibiyet olarak gördük. Bir devlet ricâlinin mestûre sayılacak eşi Genelkurmay Başkanı’nın elini sıktı diye birçok gazete manşetten duyurdu. Özellikle muhâfazakâr cenah, Müslümanların büyük zaferi olarak konuştu. Hâlbuki ne büyük bir züldür Müslüman için. Erkek adına dâhi büyük bir yıkımken bunu bir de örtülü bir kadın için düşündüğümüzde Rasûlüllah ﷺ ve Ashâbı’nın (r.anhum) ikliminden ne kadar uzaklaştığımızı görmemiz mümkündür. Ümmetin babası mesâbesinde olan Allah Rasûlü’nün ﷺ dâhi mübarek eli yabancı hiçbir kadının eline değmemişken şimdilerde cevâzını konuşur olduk.

Bir genç sünnete uygun sakal bıraktığında kendi akrabaları tarafından dâhi dışlanabiliyor. O kadar ki dışlayıp istihzâ edenin de kızı üryan bir hâlde. Şu küçük kıssa da ne kadar da büyük bir hisse var:

Zaman önce ülkelerden birisinin bir padişahı varmış. Bu Padişah’ın kulağında bir gün bir yara çıkmış. Başta pek önemsemese de sonraları daha da büyümüş ve hekimler tek çarenin kesmek olduğunu söylemiş. Padişah kabul etmeye pek yanaşmamış fakat durumun ciddiyetini anlayınca hekime teslim olmaktan başka çare bulamamış. Bir operasyonla tek kulaklı kalan padişah zaman sonra ülke genelinde kendisi ile “tek kulaklı Padişah” diye alay edenleri haber almış. Duruma oldukça sinirlenen Padişah, ülkedeki tüm insanların kulaklarını kestirmiş. Belli bir zaman sonra başka bir ülkenin kralı bu tek kulaklı padişaha bir elçi göndermiş. Elçi çift kulaklı olduğu için ülkeye girdiği andan îtibaren Padişah’ın huzûruna çıkana kadar herkes ona gülmüş

Ulemâ Sünnete İttibâ da Nümûne-i İmtisaldir

İslâm Ulemâsı’na baktığımız zaman yüksek mertebelerine onları sünnete ittibâları taşımıştır. Sünnet-i Seniyye onların elinde sanki sihirli değnek olmuştur. Allah Rasûlü’nün ﷺ hayatına hayatlarını râm etmişler. Her zaman ve mekânda buna vurgu yapmışlardır. Bediüzzaman da İmâm-ı Rabbânî’nin bir mukâşefesinden bahsederken ulemânın sünnetle terakkisini şöyle anlatıyor:

“İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî demiş ki:

 “Ben seyr-i rûhanîde mertebeleri kat ederken, evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli; Sünnet-i Seniye’ye ittibâ etmeyi şiâr edinenleri gördüm. Hatta o tabakanın sıradan evliyaları, sâir tabakanın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.” Evet, müceddid-i elf-i sâni İmâm-ı Rabbânî hakkı söylüyor. Sünnet-i Seniye’yi esas tutan, Habibullah’ın gölgesi altında makam-ı mahbubiyete mazhâr olur.”[1]

Sünnete ittibâ fiilen günahlara tevbe etmektir. Sünnete ittibayla elde edeceğimiz şifreler bize sevgililer sevgilisine ﷺvuslatı kazandıracaktır. Eğer ittibâmız tam ve her alanda olursa o zaman vuslat hakîki olur. Yani Allah Rasûlü’nün ﷺ nasıl bir baba, nasıl bir ev reisi, nasıl bir arkadaş, nasıl bir komutan, nasıl bir devlet başkanı olduğunu çözmek için bize şifrelerin tamamı lazım. O hâlde bir alanda O’na ﷺ benzemek değil her alanda benzemek elzem olur. Haris el-Muhâsibi de şöyle söyler: “İçini murâkabe ve ihlas ile temizleyenin dışını Allah, mücâhede ve sünnete ittibâ ile tezyîn eder.”

O hâlde sünnetle Allah Rasûlü’ne ﷺ vâsıl olmak isteyen her Müslümanın şu hadis serlevhası olsun.

“Benim sünnetime ve benden sonraki doğru yolu bulmuş râşid halîfelerimin sünnetine uyun ve onlara azı dişlerinizle ısırırcasına sımsıkı yapışın. (Şeriat-i İslâmiyye’de olmayan) sonradan çıkarılan yeniliklerden sakının. Çünkü (dîn’de) sonradan çıkarılan her yenilik, bid’attir. Her bid’at ise dalâlettir (sapıklıktır). Her dalâlet(in sahibi) de ateştedir.”[2]


[1] Said Nursi, Lem’alar, s.50

[2] Ebû Dâvûd, Hadis No: 4607

Bir cevap yazın