İNSANLIĞIN MEDENİYETLE BULUŞMASI

Ashâb-ı Kiram’ın, tabiinin ve ardından gelenlerin yaptığı bütün rıhlelerin maksadı, tanık oldukları hakîkati bu hakîkate susayanlara ulaştırmak /فَسيرُوا فِي الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبينَ/ yeryüzünde dolaşın ve bakın o yalanlayanların sonu nicedir.[1] emri ilâhisine imtisal ederek ibret almaktır.

Zâhiri Cihâd’ın Mâverası: Mânevî Fetihler

Sahâbe, Kur’ân-ı Hâkim’in nüzûlüne şâhit olmuştu. Cihat ayetlerinin ne demek istediğini en iyi onlar biliyordu. Cebrail’in u geliş gidişlerine defâlarca tanık olan bu güzide topluluk Allah Rasûlü’nden ﷺ aldıkları îmân, İslâm ve ihsana ait ne kadar değer varsa güçleri nisbetince o değerleri cemiyete taşıdılar. Medine’de o rûhu kuşanan, bu sırra eren kim varsa İlâ-i Kelimetullah adına belki geri dönüşü olmayan uzun seferlere çıktılar. İlerlemiş yaşına rağmen İstanbul önlerine kadar gelip orada vefat eden Rasûlüllah’ın ﷺ Mihmandârı Ebû Eyyûb el-Ensari y, İran’ın tâcını, tahtını sallayan Sad b. Ebû Vakkas y, Peygamber Efendimiz’in ﷺ Ahfâdı Hasan ve Hüseyin (r.anhüma) başta olmak üzere, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Amr, Abdullah Bin Cafer (r.anhm), gibi Ashâb-ı Kirâm’ın önde gelenlerinin de bulunduğu bu azâmetli orduyla Afrika’nın fethine girişen Abdullah b. Sa’d y ve Bütün bir Afrika’yı İslâm’la tanıştırarak Atlas Okyanusu’na kadar ilerleyip atını daha ileri sürmek isterken “Rabbim! Eğer bu uçsuz bucaksız okyanus karşıma çıkmasaydı ism-i celîlini daha ilerilere ulaştırırdım.” diyen Ukbe b. Nafi y o güzîde kadroya dâhil olan isimlerden bazılarıdır. Bunun yanında cihâdın diğer bir boyutu ise ilim adına yapılan rıhlelerdir. Fetihle kazanılan bölgelerde ilim damarları açarak mânevî fetihlerin önünü açan, her türlü acıya, sıkıntıya meşakkate sadece Allah ﷻ ve Rasûlü’nün ﷺ rızâsı için göğüs geren hakîki dâvâ erleri bu rıhlelerin sahibidirler. Tek bir hadis rivâyet etmek için senelerce at sırtında gidenler, kundaktaki çocuğunu arkada bırakıp döndüğünde evlenme çağına gelmiş çocuğunu tanımayanlar,

Allah ﷻ ve Rasûl ﷺ dâvâsı olduğundan dolayı hasretini içine atan, ama gözyaşlarına da hakîm olamadığı için gözlerini kaybeden anneler… Şâir de bu hakîkati şöyle ifade ediyor: “Şu kabirlerde ne hasretler vardır kim bilir.”

Kâl Dilinden Ziyâde Hâl Diline Önem Vermek

Hicaz dışına cihâda çıkan Sahâbe evvelâ muhataplarını yaşantıları ile ikna ettiler. Talebeleri’nin tamâmı sadece ilimle iştigal eden kişiler değildi. Onların kimisi çiftçi kimisi tüccar kimisi de başka bir meslektendi. Zâhirde farklı kisveleri olsa da rûhen şerîat-ı ğarra-i Ahmediyye’ye hizmet onların ortak paydasıydı. Âlim, kavli ve fiili olarak İslâm’ı anlatmak ile mes’ul olduğu gibi tüccar da en azından yaşantısı ile örnek olmak zorunda olduğunun şuurundaydı. Bu, Sahâbe te’siriydi. Aşıyı yapan ise Allah Rasûlü’ydü ﷺ. Hâtemu’l-Enbiyâ’nın ﷺ ders halkasında kendisini tanıyan herkes Allah Azze ve Celle’yi hakkıyla tanıma fırsatı bulunca dünya’ya meydan okudular. Özellikle âlim kimliği ile öne çıkanlar en önde yürüdüler. Yol tarif ettiler.

Mânevi Fütûhatın Öncü Müesseseleri: Medreseler

Sahâbe’den ilim alanlar onların ufkunda yeni talebeler yetiştirdiler. Onları tâkib edenler de daha sonra yeni medreseler inşa etti ve Ulûm- i İslâmiyye’nin intişârına vesîle oldular. Aldıkları bu ruhla Bağdat, Horosan, İsfahan gibi İslâm Beldeleri’nde Nizâmiye adlı büyük medreseler kurdular. Oralarda ehl-i sünnet omurgayı çökertmeye çalışan

birtakım haşhâşi gruplara karşı o aziz dâvâyı yüklenen Gazzali gibi muazzez ilim adamları yetişti ve “lâ yemût” eserlerle İslâmi ilimleri ihyâ ettiği gibi cemiyete de yön verdi. Nitekim Gazzali’nin te’lif ettiği İhyâ, Selahaddin Eyyûbi’nin başucu kitabı oldu ve büyük komutan ondan aldığı ruhla Kudüs’ü İslâm topraklarına katmadan uyuyamadı. Bir kısım Irak, İran tarafına çıkarma yaparken diğer bir grup ise Afrika ve Endülüs’e dâir rüyalar gördüler. Hz. Osman y döneminde Abdullah b. Sâd’ın y komutanlığında aralarında âlim Sahâbi’lerin de bulunduğu muazzam bir ordu Kuzey Afrika’nın tamâmını İslâm topraklarına kattı. Daha sonra meydana Ukbe b. Nâfî y çıktı. Orta Afrika’nın tamâmını Allah Azze ve Celle onun vesilesiyle İslâm’la müşerref kıldı. Bütün bu seferlerle birlikte ulemânın ilmi birikiminden faydalanan ordu komutanları fethettikleri her bölgeye bir üniversite(medrese) yapılmasına ön ayak olmuşlardır. Mısır’da ki Ezher, Tunus’ta ki Zeytûne, Fas’ta ki Karaviyyin Üniversitesi bunların en önemlileridir. Bu ve emsâli eğitim kurumlarının ne denli önemli olduğunu iki şekilde anlamak mümkündür. Birincisi, maddi fetihlerin hemen ardından mânevî fetihler gerçekleştirme adına ilk iş olarak medreselerin inşa edilmesi, ikincisi ise işgal orduları geldiğinde ilk bu kurumları çökertmesidir. Nitekim İspanyollar, Tunus’u işgal ettiklerinde atlarıyla birlikte Zeytûne Üniversitesi’ne girmiş, âlimlerin bir kısmını katletmiş bir kısmını da sürgüne göndererek yıkıma buradan başlamışlardı. Aynı hakâreti Napolyon komutasında Fransız askerleri Ezher’e revâ görmüşlerdi. İşte bu imha hareketleri İslâm Âlemi’nin başkenti İstanbul’da da aynı mecrada ve daha şiddetli bir sûrette tahakkuk etti. Geçtiğimiz günlerde ziyaret ettiğimiz Tunus Zeytûne Üniversitesi ile alâkalı birkaç husûsa değinmek yerinde olacaktır.

Tunus’un İncisi: Zeytûne Medresesi

8.yy da Emevi Vali’si Hasan b. Nûman tarafından inşa ettirilen 1300 yıllık bir geçmişe sahip bu muhteşem bina, İslâm Dünya’sının ilk üniversitelerinden biri olarak kabul ediliyor. Medrese, eski Tunus denilen yerde Osmanlı Dönemi’nden kalma çarşıların arasında bulunuyor. Asırlar boyu farklı millet ve kültürlere ev sahipliği yapmış olan Zeytûne Cami ve Medresesi bazen Fâtımî-Şii propagandasının yapıldığı bir mekân olmuş, bazen İspanyollar tarafından işgal edilerek at ahırı olarak kullanılmış. Sonraları Devlet-i Âliyye ile asıl mecrasına giren Zeytûne, bir çok ehli sünnet müdâfîsi yetiştirmiştir. 1800’lü yılların sonuna doğru her ne kadar Osmanlı’ya bağlı da olsa Fransız sömürgesi hâline gelen Tunus, bu siyasi karışıklıklar esnasında en büyük darbeyi eğitim sistemine almıştır. Bunun yanında 1956 da Habib Burgiba ile sözde hürriyetine kavuşan Tunus’da birçok reformlar yapılarak laik eğilimli bir rejim kuruldu. Artık Tunus, Tunus Cumhuriyeti olmuştu. Fransa’nın da şiddetle destek verdiği Burgiba, inkıtaya uğrayan Zeytûne Medresesi’nin eğitim sistemini tamâmen ilga ederek 1964’te kapısına kilit vurdu. Burgiba’dan sonra Zeynel Abidin Bin Ali’de Fransa’nın çıkarları doğrultusunda aynı yasağı devam ettirerek Müslümanların medeniyetleri ile buluşmasına engel oldu.

Zeytûne Şeyhi: Hüseyin el-Abidi

Zeytûne’nin hasreti, bu son diktatörün ülkeyi terketmesi ile beraber seçimlere giren Nahda hareketinin Tunus’ta  seçimleri kazanması ile nisbeten bitti. Şimdilerde ise eski programının tekrar tatbik edilmesi yerine bir İngiliz projesi olan Selefi-Vahhâbi projesi ile karşı karşıya kalmış durumda. Bundan sonrasını üç yüz âlim arasından seçilen ve şu anda Zeytûne Şeyhi olan eş-Şeyh Hüseyin el-Abidi şöyle anlatıyor. “Burgiba ve Zeynelabidin dönemlerinde boynu bükük kalan Zeytûne, Fransa’nın baskısı sebebi ile Nahda’nın zaferinde dahi bir süre kapalı kaldı. Zeytûne geleneğinin engellenmesinde Suudların bu Selefi-Vahhâbi geleneğinin etkisi büyük. 2012 Ramazan’da Din İşleri Bakanı bir Ramazan programı hazırladı. Gerçekten bir skandaldı o program. Suudun bu propagandasının bir uzantısı olarak Körfez Ülkeleri’nden dâvet edilen Şeyh Muhammed Hassan gibi müteşeddid selefiler her gün akşam ile yatsı namazı arası konferans vereceklerdi. Ama bu karşınızda gördüğünüz yaşlı bunlara engel oldu. Cesedimi çiğnersiniz. Yine de buna muktedir olamazsınız. dedim.”

Gündeminize Zeytûne’yi Alın!

Kendisine Zeytûne Medresesi için bir miktar bağışta bulanabileceğimizi söyleyince şu ifadeleri kullandı: “Bizim paraya pula ihtiyacımız yok. Zeytûne’nin ilmi kimliğini tanıtıcı yazılar kaleme alın. Türkiye’nin gündemine taşıyacak sempozyumlar düzenleyin bizleri de dâvet edin, gelelim oralarda Zeytûne’yi anlatalım ki medresemiz Suudluların ya da Fransızların te’sirinden kurtulup, İbn-i Sahnun, İbn-i Arefe, Tâhir b. Âşûr gibi ilim ve fikir adamları ile tanışarak yeniden onlar gibi müfessir, muhaddis ve fâkihler çıkarsın.” Tunus her ne kadar Fransa’nın müstemlekesi olmaktan tam mânâsı ile kurtulamasa da Nahda Hareketi’nin seçimlerde başarılı olması ve Zeytûne’nin tekrar medeniyeti ile buluşturulması normalleşme sürecine girdiğinin bir göstergesidir. Bizlere düşen genelde Tunus’u, özelde ise Zeytûne’yi gündemimize alıp bu medeniyet buluşmasına önayak olmaktır. Zira Devlet-i Âliye’nin ahfâdına da bu yakışır.


[1] Âl-i İmrân, 3/137.

Bir cevap yazın