İZZET LİBÂSI’NI KUŞANACAK NESİL

Peygamberde fenâ olmak, O’nun ﷺ bütün değerlerini kuşanabilmek Ashâb-ı Kirâm olmanın en öncelikli şartıdır. Kendileri için ilham kaynağı olan Efendimiz ﷺ ufkunda yeniden doğmak için akın akın Necid’den, Tihâme’den ve uzak diyarlardan O’na ﷺ geldiler. Rasûlüllah ﷺ sadece İslâm diyerek Lat’ı, Uzza’yı, Menat’ı ayaklar altına alınca tereddüt etmeden anamız, babamız ve canımız getirdiklerine feda olsun Ya Rasûlellah dediler. Hayatları boyunca aldatılmışlardı ama O’nun ﷺ mübarek sîmâsını görenler “mâ huve bi vechi kezzâb/bu yüz bir yalancının yüzü olamaz” dediler. Başlangıçta kahin diyenler, sihirbaz isnadında bulunanlar bir kez Ömer t gibi nazar kılınca oluşları, duruşları değişti. “Nefsim de dâhil, hayata dâir nelere değer veriyorsam yoluna feda olsun Ya Rasûlellah” dediler. Bu şekilde aşk makâmına erdiler.

Asr-ı Saadet Gençliği

İslâm Medeniyeti’nin müessisi olan Allah Rasûlü  ﷺ câhiliyenin karanlığına gömülmüş bir cemiyetten harikulâde bir nesil inşa etti. “Kim var?” denildiğinde sağına soluna bakmadan fert fert ben varım diyebilecek aşkta, belalara hazır mısın denildiğinde tereddüt etmeden ateşe dâhi gözünü kırpmadan girebilecek  bir nesil. “O ﷺ söylüyorsa doğrudur” diyen, “Allahﷻ bizi İslâm’la aziz kıldıktan sonra bütün ideolojiler zillettir.” anlayışına sahip olan, ilerlemiş yaşına rağmen hicret sevdasıyla yollara düşen, “sen bize şu denizi göstersen tereddütsüz dalarız” diyen bir nesilden bahsediyoruz.  Sevgililer sevgilisini ﷺ görür görmez birden aşk makâmına urûc eden bu güzîde topluluk öğrendikleri bütün hakîkatleri başkalarına taşıma gayreti içerisinde oldular. Onların zihninde cihat, varoluş amacıydı. Cihadı sebeb-i vücutları olarak gördükleri için canları ve malları ile dîn-i mübîne hizmet ediyorlardı. Bunların birçoğu ise Rasûlüllah’ın ﷺ etrafında pervane olan genç Sahâbeler’di. Mesela genç yaşta İslâm’ı kabul edenlerden Hz. Ali, Abdullah b. Ömer, Ubeyde b. Cerrâh, Câbir b. Abdullah, Zeyd b. Hârise 10-15 yaşları arasında, Abdullah b. Mes’ud, Habbab b. Eret, Zubeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Sa’d b. Ebi Vakkâs, Muaz b. Cebel, Musab b. Umeyr, Ebû Mûsa el-Eş’ari 16-19, Cafer b. Ebî Talip 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebû Ubeyde, Ebû Hureyre ve Hz. Ömer 25 ile 31 yaşlarındaydılar (radiyallahu anhum).[1] 

İzzet Zillete Nasıl Tahavvül Etti?

Şu can alıcı soruyu burada sormak gerekir. Gökyüzünden belaların en şiddetlisinin yağdığı zamanlarda dâhi hakîkati haykırmaktan korkmayan bir nesilden hakîkat adına ne varsa ondan firar eden bir nesile nasıl evrildik. Rahman Sûresi nâzil olunca kısacık boyu ile Daru’n-Nedve’nin önünde okuyarak ölesiye dayak yiyen Abdullah b. Mes’ud t ve diğer Ashâb’ın aşk ve muhabbetinden, Kur’ân-ı Kerîm okuyamayan, Rasûlüllah’ın ﷺ adını dâhi telaffuz etmekte güçlük çeken bir gençliğin zuhûru nasıl mümkün oldu?

Çok açık ve net bir şekilde söyleyebiliriz ki televizyon, sinema, gazete, dergi vb. basın yayın organları ile algılarımıza müdâhale eden Batı’nın te’siriyle Allah Rasûlü’nün ﷺ ikliminden uzaklaştık, O’na ﷺ yabancılaştık. Karton kahramanları gençlerimize dayatarak Allah Rasûlü’nün  talebeleri olan hakîki kahramanları unutturdu. Artık gençlerimizin Ashâb-ı Kirâm’ı örnek almaları şöyle dursun onların isimlerini dâhi duymamış olduklarını esefle müşâhade ediyoruz. Yabancı futbol takımlarının oyuncularının tamamının isimlerini rahatlıkla tâdad eden bir ilkokul çocuğu maalesef Rasûlüllah’a ﷺ nasıl salâvat getirileceğini bilmiyor. Böyle bir hakîkatten mahrum olarak neşv-ü nemâ bulan bir nesil Allah ﷻ ve Rasûlü için fedây-ı canda nasıl bulunabilir. Dîn-i Mübîn’in emir ve nehiylerini tatbik etme husûsunda mütereddit olmak şöyle dursun bu vecîbe onların gündemine dahi girmeyecektir.

Sünnetini İhya’ya Mecbûruz

Efendimiz ﷺ maddi ve mânevî halaskâr idi. Yetiştirdiği talebeleri, canlarını O’nun ﷺ yoluna fedâ ederek ondan aldıkları hakîkati Necid’i, Tihâme’yi aşarak farklı iklimlere taşıdılar. Bu hakîkatleri taşıyanlardan birisi de 17 yaşındaki Mus’ab b. Umeyr t idi. Medine’ye gelerek peygamberin gelişine şehri ve insanlığı hazırlama adına kapı kapı dolaşarak hakîkati anlattı. Esad b. Zürâre’nin evinde 40 kişiye Cuma Namazı kıldırınca “işte şehir ve işte cemiyet, emrine âmâdedir  ya Rasûlellah” dedi. Veda Tepesi’nde Allah Rasûlü’nü ﷺ karşılayanların hocası Mus’ab b. Umeyr, t Mekke de Rasûllah’ın ﷺ mübarek elinden izzet libasını giyerek Mus’ab t oldu. O’nun ﷺgetirdiklerine karşı tam teslîmiyet göstererek Medine’yi teslim aldı. O kadar O’nunla hemhâl oldu ki gittikçe O’na ﷺ benzedi. O’na ﷺ itaat ettikçe muhatabı üzerinde te’siri arttı. Sünnetini ihyâ ederek rûhen olduğu gibi cismen de Rasûlüllah’a ﷺ benzedi. O hâlde Allah Rasûlü’nün  ﷺ sünnetinin olmadığı bir dünya da İslâm’a hizmet âkim kalacaktır. Muhatapta müessir olmak için O’nun ﷺ sünnetini ihyâ mecbûriyetimiz var. Rasûlüllah ﷺ, sünneti seniyyesi ile yeniden aramıza dönmeli. Bu gerçekleşmediği müddetçe Müslümanlar olarak içine düştüğümüz anafordan kurtulmamız mümkün değildir. İslâm Coğrafyası’nın kan, gözyaşı ve hasretinin dinmesi için buna şiddetle ihtiyacımız var. Şu anda bu mânâdan mahrum olduğumuzdan dolayı son iki asırdır İslâm Coğrafyası’nda kan, gözyaşı ve zulüm var. Gazze, Şam, Bağdat, İslâmabad ve İstanbul birbirinden habersiz. Düşmanın insafına terkedilen Arakan’da, Doğu Türkistan’da, Gazze’de küçücük yavruların bedenleri parçalanıyor, kadınların namusları kirletiliyor. Biz ise suskun sanki dilimiz kesilmiş.

Bütün bu zilleti izzete tahvil etmenin yegâne yolu tekrar Rasûlüllah’a ﷺ evlerimizi gönüllerimizi açmaktır. Günde beş defa Allah’ın ﷻ ismi ile birlikte Rasûlüllah’ın ﷺ adının telaffuz edildiği ezanın hakîkatini idrâk ederek . “Dinle Paris dinle Londra dinle ey ülkesine özgürlük anıtını dikip de dünyaya toplumsal köleliği getiren Amerika! Allah ﷻ en büyüktür ve Muhammed aleyhisselam O’nun kulu ve elçisidir.” diyen müezzine kulak vermektir. İşte o zaman Medine’yi teslim alan Mus’ab t misali yeni kahramanlar çıkarak Batı’yı teslim alacaktır. Böylece biz de batı da zilletten kurtularak izzetle tanışacaktır. 


[1]Sarıçam İbrahim, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, s. 304, Ankara-2001

Bir cevap yazın