ORDUSU HARPTE OLAN BİR MİLLETİN DUALARI GERİ ÇEVRİLMEZ!

Allah Rasûlü ﷺ başta olmak üzere bütün Peygamberler, Rablerine münacatta uygun zaman ve vakitler kollamıştır. Bundan dolayı Ulemây-ı İslâm’da dua ile alâkalı eserler te’lif ederken hangi vakitlerin daha faziletli olduğuna dair bazı istinbatlarda bulunmuş, Arefe Günü, Ramazan Ayı, Cuma Günleri, Seher Vakitleri gibi zamanların dualara icabet edileceği vakitler olduğunu vurgulamışlardır. Bu vakitlerle birlikte kalpten yapılan duaların da kabûle daha karin olduğunu söylemişler ve hikmetinin de kulun Allah Teâlâ’nın  kalbten geçenleri dahi bildiğine itikad ederek dua etmesinde gizli olduğunu söylemişlerdir. Bu kesin itikada bağlı olarak gerçek bir acziyet hâli ile yalvaran kulların da ellerinin boş çevrilmeyeceğini söylemişler ve bunu da şu ilginç istidlalle desteklemişlerdir. Rabbi Şeytanı huzurundan kovunca “Bana sabahı haşre kadar mühlet verir misin?”[1] şeklinde yalvarmış Allah Teâlâ da onun bu duasına icabet etmiştir. Acziyetini açık bir şekilde ortaya koyan İblis’e Allah Teâlâ icabet eder de gizli gizli Rabbine niyazda bulunan, gözyaşları yanaklarını ıslatan kuluna Allah Azze ve Celle merhamet etmez mi? diyerek Müslümanların daima Rableri ile irtibat hâlinde olmaları gerektiğine vurgu yapmışlardır.

Kendisini Öldürmeye Gelenlerin Kalplerini Kavrayan Peygamber

Duası ile bu irtibatı en güzel şekilde sağlayan Allah Rasulü ﷺ bunu bizzat kendisi tatbik etmiştir. Şöyle ki: Darun’n-Nedve adlı küfür karargahında toplanan müşrikler Allah Rasûlü ﷺ karşısında düşmüş oldukları acziyeti konuşuyorlardı. İnsan fıtratının hayır diyemeyeceği bütün güzellikleri teklif etmelerine, her türlü yolu denemelerine rağmen O’nu ﷺ dâvâsından vazgeçirememişlerdi. Ürpertici, can sıkıcı şekilde dâvâsı büyüyor, her evden birilerini alıyor gün be gün büyüyordu. En etkili komutanlarından, en dahi bürokratlarına kadar etkisi altına alan bu hareket, gün geçtikçe onları ateşin karşısındaki buz misali eritiyordu. Ömer konuşulanları dinledikçe gözleri büyüyor, yerinde duramıyordu. Çünkü o da bu te’sir altına girmiş hak batıl arasında gidip geliyordu. Büyük bir öfke ve hışımla ayağı kalkar ve “Bugüne kadar başını gövdesinden ayırmamakla büyük bir hata ettik. Bu işi üzerime alıyor Muhammed’in başını size getirmeye söz veriyorum.” der. Ebû Cehil, Ebû Leheb ve küfrün en önemli adamlarının bulunduğu bu karargah bir avuç Müslümana nisbetle para ve silah olarak gücün zirve noktasındaydı. Bunu da düşünerek Ömer’in dediklerini kabul edip Onu vazifelendirdiler. Ama bilmiyorlardı ki Sevgililer sevgilisi gözyaşları içinde Rabbine niyazda bulunurken Allahım! Ömer b. Hattab ya da Amr b. Hişam (Ebû Cehil)’den birisi ile bize yardım et.[2]  diyordu. Küçücük bir gecekondunun içinde gizlenmiş bir avuç Müslümana karşı bütün bir şehir halkı savaşıyor ama te’sirlerini kıramıyordu. Allah Rasûlü ﷺ en etkili silahını kullanıyor ve onları teslim alıyordu. Ömer yolda bacısının Müslüman olduğunu öğrenince önce bacısının ve eniştesinin işini bitirecek sonra da asıl vazifesini yerine getirecekti. Bacısının evinde Taha Sûresi’ni dinledikten sonra adeta kalp spazmı geçiren Ömer, Daru’l-Erkâm’a Peygamber’in bulunduğu yere doğru gider, kapıyı vurur kapıyı açarlar. Allah Rasûlü  ﷺ ayağı kalkar ve sanki son şüphelerini giderircesine pazılarından tutup onu iyice sallar. İslâm’ı öğrenip Müslüman olmak isteyen Ömer’e Allah Rasûlü ﷺ İslâm’ı arz eder. Baş almaya giderken kalbinden olur Ömer. Kâfirlerin karargahına dönerken Ebû Cehil “Ömer gittiği gibi gelmiyor” der. Ömer küfür karargahına meydan okurcasına “Bundan sonra bilesiniz Ömer Müslüman oldu.” der ve yanlarından ayrılır.

Savaşın Seyrini Değiştiren Peygamber

Allah Rasûlü ﷺ dua silahını çok iyi ve etkili kullanıyordu. Bu hususta ümmetine talim de yaptırıyordu. Hayatının her anını dua, zikir ve tefekkür ile geçirerek ümmetine üsve-i hasene oluyor, zahir sebepleri yerine getirdikten sonra en etkili silahları olan dua silahını kullanmalarını öğütlüyordu. Bedir’e giderken bütün zahiri sebepleri yerine getirmiş fakat sayı olarak düşmanın üçte biri bile olamamış, at ve silah bakımından da onların çok gerisinde kalmışlardı. Savaş başlarken Allah Rasûlü ﷺ Rabbi ile baş başa kalıp “Allahım! Bana olan vadini yerine getir. Eğer bu bir avuç Müslüman helak olursa yeryüzünde sana ibadet edecek kimse kalmayacak.”[3] diye dua ederken Ebû Bekir t“Ya Rasûlellah! Yeter artık kendini bu kadar yorma. Allah Teâlâ sana yardım edecektir.” der.  Allah Rasûlü ﷺ zahiri planda mağlubiyet muhakkak olmasına rağmen duası ile savaşın seyrini değiştiriyor. Küffar ölüm olup üzerlerine yağmasına rağmen Allah Teâlâ’ya olan münacatını adeta füze kalkanı olarak kullanıyordu.

Savunma ile Beraber Taaruz Sistemini Kuran Peygamber

Bugün teknoloji zirve noktasında olmasına rağmen dünyanın süper güçleri düşmandan gelen füzeleri yakalayıp ancak imha edebilen sistemler geliştirebilirken Allah Rasûlü ﷺ asırlar öncesinden Mekke müşriklerinin gönderdiği füzeleri havada yakalayıp imha etme yerine adeta geri onlara çeviriyordu. Nitekim Hattab’ın oğlu Ömer’i baş almaya gönderen müşrikleri İslâm’ın oğlu Ömer ile vurmuştu.

Mes’eleye bir de şu açıdan bakalım. Dünya devletleri uluslararası arenada varoluş mücadelesinden zaferle çıkmaları adına silah ve savunma sanayide mutlak mânâda ciddi atılımlar gerçekleştirmeli, her an yeni buluşlara imza atmalıdırlar. Hayatta kalabilmek, sömürülmemek ya da sömürmek için her bir devlet savunma sanayide bir diğerinin geliştirdiğinden daha iyisini keşfetmelidir. Bu büyük hakîkat bütün devletlerin ulaşmak istediği ve uğrunda çalıştıkları bir hakîkattir. Buradan hareketle Müslümanların bu alanda mutlak mânâda üstün olduklarını fark etmeleri elzemdir. Bu farkındalığı oluşturacak yeni keşiflere imza atmak lazımdır. Hem bunun için büyük sanayiler, betonarme binalar kurmaya gerek yoktur. Evde ebeveynin beş yaşında olmasına rağmen kısa sureleri ezberlettirdiği yavrusunun minik ellerini Allah Teâlâ’ya açmasını tembihlemesi; okullarda medreselerde muallimlerin talebelerine her derse giriş ve çıkışında dua telkininde bulunması, doktorlarımızın hastanelerde hastaların dualarının makbul olduğu bilincinden hareketle onlardan dua taleb etmesi, pilotların ya da şoförlerin yolcuların dualarının geri çevrilmeyeceğini hatırlatarak dua anonsu geçmeleri ve nihayetinde cemiyetin bütün kesimlerine bunu teşmil etmeli ve iman etmeksizin kimsenin keşfedemeyeceği bu hakîki savunma ve taaruz sistemini kurmalıyız. Şühedânın kanı ile sulanmış Anadolu’nun bir karış toprağı için malını ve canını gözünü kırpmadan verecek kahramanlar cephede savaşırken seccadesinin başında gecenin zifiri karanlığında en az Mehmetçik kadar yorulan, göz yaşları seccadesini ıslatan kahramanların sayısını artırmalıyız. Fatih zahiri planda Konstaniyiyye’yi Allah ﷻ ve Rasûl ﷺ düşmanlarından kurtarmaya giderken batınî planda Akşemseddin Hazretlerinin çadırında ağlamaktan toprağı çamur hâline getirdiğini unutmamalıyız.

Reisi Cumhur’dan devletin her bir bireyine kadar bütün insanımızın bu bilincin farkında olarak hareket etmeleri gerekir. Duanın nasıl bir savunma aynı zamanda taarruz silahı olduğunu bu ümmete anlatmalıyız. İmam Gazzali der ki “Ordusu harpte olan milletin duaları geri çevrilmez.” Bu hakîkati kuşanarak başta Afrin olmak üzere Din-i Mübin-i İslam için cenk eden kahramanlarımıza ve Ortadoğu’yu kan gölüne çeviren vampirlerin maddi güçlerine rağmen din ve iman gücü ile onlara karşı koymaya çalışan mücâhitlere Kadir-i Mutlak olan Allah Azze ve Celle’den muzafferiyetler dilemeliyiz.


[1]Hicr,15/36.

[2]Taberâni, Mu’cemu’l-Evsât, 5/87.

[3]Müslim, Hadis No: 1763.

Bir cevap yazın