KÖSTEBEKLER KUSURA BAKMASIN

Çiftçinin tarlasını talan eden köstebekler vardır. Anadolu’da onlara ‘kör kösnü’ derler. Köylüler onları yakalamak için çeşitli taktikler denerler. Ama en köklü çözüm deliklerinden herhangi birine tazyikli su vermektir. Bu köstebekler tazyikli su geldiğinde boğulmamak için can havliyle kendisini dışarı atar. Dışarı çıktığında ise kör oldukları için nereye gideceğini bilemez ve yakayı ele verir.

Hegel’in Gayri Meşrû Torunları Kim?

Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay geçen ay Yeni Şafak’taki köşesinde bazı nevzuhûr ilahiyatçıları “Hegel’in Gayri Meşrû Torunları” diye nitelendirerek şöyle demişti; “Ey Gâfiller Gürûhu! Eğer Kur’ân evrensel değilse, böyle bir kitabı ancak evrensel bilgiye sahip olmayan bir varlık göndermiş olmaz mı? O vakit Allah’ın ﷻ kâinatın hâkimi olarak her şeyi bildiğine olan inanç yok sayılmaz mı? Sayılır elbette. Kur’ân’ın üç harfli bir âyeti bile onun ne kadar kâinat çapında bir mukaddes kitap olduğunu göstermeye yeter de artar bile! Kıyâmet Sûresi “Biz ölenleri parmak uçlarından başlayarak yeni baştan aslı gibi yaratmaya da kâdiriz.”[1]

Bütün canlılarda parmak uçlarının nasıl birbirine benzemediği ve bu farklılığın günümüzde kimliklerin ve cinayetlerin aydınlatılmasında nasıl büyük bir fayda sağladığı, idrak sahibi herkesin malûmudur. Onlar bu ve benzer söylemleriyle kendi akıllarının üstün olduğunu sanarak konuştukları için bunlara “nevzuhûr bazı ilahiyatçı sahte tanrılar” demek vâcib olmuyor mu? Bundan dolayı aynı zamanda onların Hegel’in, -tam olarak intisap etmedikleri/edemedikleri için- gayri meşrû “mânevî torunları” olduklarını söylemek de isabetli bir tespit olur… Bunlar Hegel’in tarihselci “mahkeme-i kübra”sında değil, Allah’ın ﷻ “Mahkeme-i Kübra”sında hesaba çekilirlerse hiç şaşmamalıyız.Zannediyorum Hoca’nın bu yazısı adeta köstebek deliğine verilen su, kullandığı “Hegel’in gayri meşrû çocukları” ifadesi ise bu suyun tazyiki mesabesindedir. Çünkü  “Kur’ân’da öyle ayetler var ki indiği dönemde bile anlam verilememişti. Dolayısıyla bu tür tarihsel ayetler Kur’ân’dan çıkarılmalıdır.”  ya da “Kur’ân kıssalarının hakîkat olduğunu söylemek safdilliktir. Kanaatimizce Kur’ân –bazı temel mesajlar hariç- tamamen tarihseldir.” diyen hakîkaten nevzuhûr olan bu ilahiyatçılardan sadece iki tanesi suyun bu tazyikinden olsa gerek ciddi şekilde müteessir olmuş bu meseleyi köşelerine taşıyıp Hoca’yı taşlamışlar ve taşlamaya devam edeceklerinin de sözünü vermişler.

Kur’ân Yeniden mi Yazılacak?

Bolay Hoca hakîkaten suyu oldukça tazyikli verdi. Hatta bizzat kendisinden işittiğimiz bir sözü var, şöyle diyor: “Bu tarihselciler ile ben her karşılaştığımda onlarla istihza ederek ‘Yeni Kur’ân’ınızı ne zaman yazacaksınız?’ diye sorarım. Evet, tarihselcilik Kur’ân’ı yeniden yazıp insanlara ilahlık iddiasında bulunmanın ta kendisidir.” Eğer işin ehli hocalarımız Hoca gibi biraz suyun tazyikini artırırlarsa bizden zannettiğimiz bu adamlar çıkacak ve açıktan Kur’ân’ı inkâr ettiklerini, Müslümanlar gibi îman etmediklerini,  Kur’ân’a bakışlarının bir oryantalistten farksız olduğunu îtiraf edecek ve yakayı ele verecekler.

Allah’ın Göremediklerini mi Gördüler?

Şu bir gerçek ki ilahiyat fakültelerinden birisinde okuyan herhangi bir kardeşimiz bu akademisyenleri dinlese/okusa ya da meseleyi daha da husûsileştirecek olursak yukarıda bahsetmiş olduğumuz “Kur’ân’ın Tarihsel Bir Hitap Oluş Keyfiyeti” adlı makaleyi okuyacak olsa bu makaleyi yazanın kendisi gibi îman etmediğini anlayacak ve ciddi şekilde ürperecektir. Zira mezkûr makalenin müellifi insanoğlunun yazmış olduğu bir metne dahi yapılamayacak eleştirileri Allah’ın ﷻ kitabına yaparak dehşet verici bir cüretkârlık örneği sergilemiştir. Adeta Kur’ân’ın sahibinin bugünleri göremediğini ya da hata ettiğini söyleyerek tarihi sürecin getirmiş olduğu yenilikleri özellikle modern zamanın kendisine uymayan ayetleri uygun hâle getirmek için kesip-biçtiği ayetlerle Allah’ın ﷻ hatalarını tashih etmektedirler. Yani icat ettikleri tarihselcilik ile bu iddiayı güya tepki çekmeyecek şekilde gündeme getirmeye çalışıyorlar. İşte tam da burada bu tarihselcilik belasına Bolay Hoca şöyle dikkat çekerek bu tür adamların tarihle olan bağını ifşa ediyor; “Bu ve benzer akımlardan ilham alan Hegel, tarihsici/tarihselci görüşüyle “Tarihi, Tanrı yerine koydu.” Bunun netîcesi olarak “Allah’ın Mahkeme-i Kübrası” yerine ”Tarihin Mahkeme-i Kübrası”nı getirdi. Karl Popper’ın tespitiyle bu hareket “gerçek olguların tanrılaştırılmasına” yol açtığı gibi, “lâikleşmiş millet ve sınıf dinlerini, varoluşçuluğu, pozitivizmi ve davranışçılığı” da doğurdu. Nasılcı/pozitivist akımın felsefe, eğitim ve din anlayışı Batı’nın müşrik ve münkir aklının şaşı bakışının en canlı temsilcisidir. Çünkü o bakış, olaylara ve varlıklara sadece duyuların izlenimleriyle bakar. Bu ve diğer akımlar bizde uzun zamandır ağır yaralar açmıştı, açmaya da devam ediyor. Bizim bazı nevzuhûr ilahiyatçılarımız, kendileri bunun farkında olmasa da bunların mahsulüdür. Köklerinde Hegel’in müşrik ve tarihsici aklı ile pozitivizmin tarihsici münkir aklı yatmaktadır.” Bütün bunları bu basitlikle söylerken bu tezi savunanların basitlik ve sığlık ithamları ile karşılaşıyoruz. Şöyle söylüyorlar: “Tarihsellik konusundaki görüşlerimizi hamakat ehlinin dahi kolayca anlayabileceği şekilde dillendirmemize rağmen özellikle kendi camiamıza meram anlatmayı bir türlü başaramadık. Daha açıkçası, “Bizim görüşlerimize fikrî neseb tayin etmek için ikide bir Hegel Megel, Popper Mopper demeye artık bir son verin, sözde tarihselcilik eleştirisi adına Batılı düşünürlerden amatörce alıntılar yapmaktan vazgeçin” dememize rağmen bu bizim camiada “Îcî, Teftazânî” der demez, “Hegel, Kant, Heidegger” deme ihtiyacı da hisseden pek entelektüel anti-tarihselcilerimizi bu kötü huydan vazgeçiremedik. Gerçekte tarihselcilik, “Kur’ân ahkâmına karşı alternatif hükümler kurma, Kur’ân’ın anlam ve değer dünyasına isyan bayrağı açıp karşı devrim oluşturma teşebbüsü değil, sadece ve sadece Kur’ân’ın “bazı beyanlarıyla” içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekliği arasındaki mesafe hakkında yalın bir tespitte bulunmak ya da her birimizin bilfiil yaşadığı sosyolojik gerçekliğe ad koymaktan ibarettir” dedik ama maalesef bizimkilere laf anlatmayı bir türlü beceremedik.” Evet, Tarihselcilik Kur’ân’a isyan bayrağı açmak değil onun bazı beyanlarıyla içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekliği arasındaki mesafe hakkında yalın bir tespitte bulunmakmış.

Ahmak mı Korkak mı?

Burada yazara şöyle bir soru sormaya hakkımız olsa gerek. Kur’ân-ı Hakîm’de ibadetler, iktisat, borçlar hukûku, ekonomi, yargı, ceza ve aile hukûku ile alâkalı en fazla 400 ile 500 arası âyet bulunmaktadır. Şimdilerde prof. olan yazarımız doçent olduğu dönemde yazdığı ve bizimde yukarıda atıfta bulunduğumuz makalesinde “Ne var ki biz, Kur’ân üzerine akademik çalışmalar yapan “Müslümanların kâhir ekseriyetince” de bir îman esası gibi telakki edilen bu (Kur’ân’ın evrenselliği) görüşe katılmıyoruz. Yanı sıra Kur’ân’daki tarihselliğin şer’i ahkamla sınırlı olduğunu da düşünmüyoruz. Kanaatimizce Kur’ân -bazı temel mesajlar hariç- tamamen tarihseldir. Hatta tüm peygamberlerin ortak mesajını teşkil eden tevhid inancına ilişkin bazı Kur’ân ifadeleri dahi tarihsel unsurlar içermektedir. Keza, tarih üstü bir inanç umdesi olduğunda şüphe bulunmayan ahiretle ilgili tasvirler de bütünüyle yerel ve tarihsel karakterlidir.” Yazarın yıllar önce yazdığı makaleye göre 400-500 civarındaki ahkâm âyetleri bir yana bazı ‘‘temel mesajlar” hariç bütün Kur’ân tarihseldir. Son günlerde gazete köşesinde yazdığı yazıda ise tarihselciliği “Kur’ân’ın bazı beyanlarıyla içinde bulunduğumuz dünyanın gerçekliği arasındaki mesafe hakkında yalın bir tespitte bulunmak” olarak tanımlıyor. Sorumuz şu: Acaba yazar önceleri “bütün Kur’ân tarihseldir” derken şimdilerde “Kur’ân’ın bazı beyanları” diyerek fikir mi değiştirmiştir? yoksa bu sakim fikirler kabul görmediği için korkudan indirime mi gitmiştir. Ya da Bolay Hoca’nın verdiği tazyik saklandığı yerden çıkmasını ve yakayı ele vermesini mi sağlamıştır?. Bunun yanında yazar savunduğu tarihsellik tezini “hamakat ehlinin dahi anlayacağı şekilde” anlatmasına rağmen Türkiye’de kaç akademisyen anlamış, kabul etmiş ve savunmuştur. Eğer bunların sayısının az olduğunu söylerse ahmaklıkla, çok olduğunu iddia ederse de tamamını korkaklıkla itham etmiş olmaz mı? Zira yazar kadar bu fikri savunan akademisyenlerin sayısı çok azdır ya da biz öyle biliyoruz.

O hâlde alanında donanımlı her akademisyenimiz Bolay Hoca gibi tarihselcilik fikrini reddeden, yıkan, dağıtan etkili makaleler yazsalar yani suyun tazyikini biraz daha artırsalar bu sakat fikirli adamlar saklandığı deliklerden çıkacak ya tevbe edecek ya da inandıkları hakîkati bütün çıplaklığı ile göz önüne serip “biz siz Müslümanların inandıkları gibi îman etmiyoruz.” diyecekler. Burada köstebeklere haksızlık yaptığımızı düşünüyor ve onlardan özür diliyoruz. Zira köstebekler çiftçinin sadece patateslerini talan ederken bu efkâra sahip adamlar ümmetin imanına kastetmektedirler.


[1]Kıyâmet, 75/3.

Bir cevap yazın