SANKİ BAŞLARININ ÜZERİNDE KUŞ VARDI

Saatteki hızı yüzlerce kilometre ile ifade edilen rüzgarlar vardır. Sert esen rüzgarlar her zaman etrafa zarar verir. Kimi zaman yaprak gibi koca koca ağaçları sallar belki kökünden söker, katar önüne götürür. Fitne rüzgarları da böyledir. Koca koca çınarları devirir, hakla bâtılı birbirine katar; yakıcı ve yıkıcı te’sirine dayanılmaz, karşı konulmaz.

Esen bu rüzgarlar, bazen Züleyha, bazen Müseyleme ismiyle zuhûr eder de istirdat kasırgasına dönüşür; yüzlerce çınarın cehennemde yakılmasına sebep olur. Bazen ise İbn sebe adıyla eser de Sahâbe arasına fitne salar, ümmetin arasında Şia adıyla baş veren bir çıban olur.

Evet Her Dönemin İmtihanı Farklı Farklıdır Kitabullah Güncel mi?

Zaman zaman kasırganın şiddetinden dolayı olsa gerek “Acaba bütün zaman ve mekanların fitnesi şu modern dönem de mi toplandı?” diye sormadan edemiyoruz. Firavun’dan Ebu Cehil’e, İbn-i Sebe’den Müseyleme’ye bütün din düşmanlarının dışarıdan ümmeti parçaladığı yetmiyormuş gibi, bir de Kur’ân ve Sünnet’e içerden operasyonlar ile karşı karşıya kalıyoruz.

Yaratıcı yerine bilimi koyan batı, son üç beş asırdır. Ümmete baskın gelmiştir. Bilimin açıklayamadığı durumlarda insanlığı aldatabilmek için, iktidar, para ve ideolojileri öne sürdüler. İslâm Medeniyeti de kendine güvenini yitirince Batı Uygarlığından gelen bütün fikirler sorgulanmadan, tenkit edilmeden kabul edildi. Kelamullah ümmet üzerinde yine müessirdir fakat Müslümanlar ümmet olma şuurundan mahrum kalınca aramızdaki bizden görünen Batı ve fikirlerine meftun şahsiyetler, Kur’ân’ın te’sirini kaybettiğini, güncelliğini yitirdiğini söyler oldular. Allah Teâlâ’nın bugünleri göremediğini, insanların ihtiyaçlarının değişkenliğini anlayamadığını savunarak Kelamullah’tan ayetler çıkarıp yenilerini eklemek gerektiğini ısrarla savundular. Dolayısıyla insanlardan biraz daha zeki, fakat onlar gibi geleceği bilemeyen, hatalarını gördükçe tecrübe kazanan bir Allah ﷻ tasavvuru ortaya çıktı. Tarihselcilik dediğimiz bu fikirleri savunan kimseler ise Müslümanlardan gelebilecek muhtemel tepkilere karşı kendilerini “Biz, insanlar Allah’ın dinini daha kolay yaşasın diye çabalıyoruz” savundular. Aristo ve onun gibileri de deizmi savunurken şöyle diyorlardı: “Allah yücedir. Dünya ise denaet kökünden müştak; alçak ve düşük yer mânâsındadır. Dolayısıyla yüce olanın düşük ve alçak olana müdâhalesi söz konusu değildir. Bu, yarattıktan sonra onları kendi hâllerine bıraktığının ve müdâhalesinin söz konusu olmayacağının delildir.”

Kahramanları Yetiştiren Kim?

Bütün bunlara rağmen İslâm’ın bir de kahraman kadrosu vardır. Onların kahraman olmasına, aşk makamına yükselmesine vesîle olan Allah Rasûlü Aleyhisselam’ı görürüz. Her ayetin inişi, inen her ayetin tefsiri, her soruya cevap verişi ile öyle bir cemiyet inşa etmiştir ki her gelen yeni nesil bu ilk nesil gibi olmak için adeta yarışır oldu. Ebubekir t gibi bütün malını Allah ve Rasûlü Aleyhisselam’ın yoluna feda edecek, ya da Ali gibi ölümün mukadder olduğu yerde peygamberin yatağına gözünü kırpmadan yatacak milyonlarca genç yetişti. Kimisi Ebû Hanife, İmam Şafiî, Gazzali, Razi gibi ilim meydanında uykuya meydan okuyarak, kimisi de Selahaddîn Eyyûbi, Alparslan, Ertuğrul Gazi ve Yavuz Sultan gibi cihad meydanlarında gâvura meydan okuyarak canını hiçe saymıştır. Hepsinin ortak gayesi Allah Rasûlü Aleyhisselam’a layık birer talebe olmaktı. Fatih’i İstanbul’un surlarına getiren de bu ruhtur.

On dört asır boyunca yetişen, din-i Mübin uğruna gözünü kırpmadan canlarını verecek kahramanlar geldiği gibi kıyamete kadar da gelmeye devam edecektir. Çünkü öncekilerini yetiştiren de sonrakilerini yetiştirecek olan da Allah ﷻ ve Rasûlü’nün ﷺ talimatlarıdır. 1400 yıl önce ve sonraki yakın döneme te’sir eden Kur’ân’ı Hakîm ve Sünnet-i Seniyye bugüne te’sir etmeyecekse, bizi yetiştiremeyecekse, aynı ruhu veremeyecekse o hâlde İslâm, Allah’ın ﷻ dini değildir. Oysa ki aynelyakin ve hakkalyakin olarak biliyoruz ki Kur’ân ve Sünnet ilk gün ki tazeliği ve canlılığı ile insanlığı ihya etmektedir. Çünkü bunun “O Kur’an’ı biz indirdik biz. Şüphesiz ki muhâfazasını da yine biz yapacağız.”[1] ayeti ile garanti altına alındığını biliyoruz.

İhsan Makamı Nedir?

Diline yalan ve yanlış değmeyen Allah Rasûlü Aleyhisselem’a Cibril-i Emîn İhsan makamını sorunca Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellem “İhsan, Allah Teâlâ’ya her ne kadar sen O’nu görmesen de O’nun seni gördüğü bilinciyle kulluk etmendir.”[2] şeklinde cevap vermişti. Bu hadis Cibril hadisi diye bilinir. Bu ve benzer hadisler, Allah Rasûlü’nün ashâbını özenle yetiştirdiğinin şahididir. Ashab-ı Güzin Rasûlüllah Aleyhisselam’ın etrafında halkalar oluşturur, O’nu kafalarının üzerinde kuş varmış da hareket etseler uçacakmış gibi[3] bir dikkatle dinlerlerdi. Onlar da cahiliyenin karanlıklarını gördüler. Zinanın, faizin, tefeciliğin, adam kayırmanın, yolsuzluğun ayyuka çıktığı ortamlarda yetiştiler. Hamdılar. Fakat Allah Rasûlü Aleyhisselam’ın ocağında pişmeye razı oldular. Hamurkârları peygamber olunca teslimiyette zirve yaptılar. Asırlardır uğruna binlerce kilometrelik yollar katedilen, seherlerde gözyaşı dökülen ihsan makamına vasıl oldular.

Bize bu Kur’ân ya da Sünnet neden te’sir etmez. Tarihsel olduğundan, güncelliğini yitirdiğinden mi yoksa aşksız ve ruhsuzluğumuzdan mı?. Onlar teslimiyeti konuşurken, biz Mîrac’ı nasıl karikatürize edeceğimizi tartıştık. Onlar peygamberin ağzından çıkan bir kelimeyi nasıl hayatımıza tatbik ederiz diye yanıp kavrulurken, biz aklımıza uymayan sözü söyleyen benim peygamberim olamaz diyerek aklımızı putlaştırdık. Onlar Kur’ân-ı Hakîm’in nüzûlüne şahitlik eder ve şiddetinden yataklara düşerken, biz Kelamullah’ta lahn tartışmasına sebebiyet veren ayetlerin varlığını konuştuk. Hülasa Kur’ân te’sirini değil, biz Kur’ân’ı kaybettik. Sonra da ateizmden, deizmden, materyalizmden şikâyet ettik. Allah Teâlâ bizlere ihsan makamına ulaşan ve Cemalullahı seyre dalan Sahâbe’nin aşkını ikram eylesin. Eğer o aşkı kuşanır ihsan makamına vasıl olursak o zaman kelamı kadim bizi de te’siri altına alacaktır.


[1] Hicr, 15/9.

[2] Buhârî, 33-50; Müslim, 97; Müsned, İbn Hanbel, H. No: 9501.

[3]Tirmizî, Hadis No: 2159; Ebu Dâvûd,  H. No: 3855.

Bir cevap yazın