İSLÂM CEZA HUKÛKUNDA İRTİDAT SUÇU

İslâm; ibadet, muamelat, ahlâk ve ukûbat boyutu olan bir din olması hasebiyle sadece cami ile eve değil bilakis sokağa, çarşıya, kuruma ve devlete bir başka deyişle hayatın her alanına müdâhale eden dindir. Bu sebeple yaratıp kenara çekilen değil bizzat murâkabe eden ilah anlayışı İslam Hukuk Sistemini diğer sistemlerden ayıran en temel özellik olmuştur. Yaratıcının yaratma ve yönetme kudretinin yaratılanlarda karşılık bulması tevhid inancının temelini oluşturduğundan dolayı İslâm bu inancın muhâfazasına çok ehemmiyet vermiştir.

Büyük yapıların temelleri sağlam atılırsa büyüklüğünü muhafaza eder ve devamlılığını sağlar. Bir başka ifade ile temelinde oynama olan binalar yıkılma hatta yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. İslâm, temelinde tevhid inancı olması hasebiyle evvela bu inancı korumaya matuf adımlar atmış, Allah’ın ﷻ inkâr edilmesini veya O’na ﷻ bir ortak koşulmasını binayı temelinden sarsacağı gerekçesiyle büyük bir suç saymıştır. Bu suçun ahirette bir cezası olsa da dünyadaki cezası ile alâkalı birtakım ihtilaflar söz konusudur. Bu ihtilafın en önemli sebebi ileride de açıklayacağımız gibi Kur’ân-ı Hakîm’de irtidat suçunun sadece uhrevi boyutundan bahsedilip dünyevî boyutundan bahsedilmemiş olmasıdır. Bu durum ilk olarak dünyada bir ceza olmamasını akla getirmiştir. Öte yandan eğer herhangi bir ceza söz konusu ise bu ceza had olarak mı yoksa ta’zir olarak mı? uygulanacağı meselesi de ihtilafın bir diğer önemli sebebidir.

Bu çalışmamızda irtidatın dünyada bir cezasının var olup olmadığını, varsa “had mi ta’zir mi?” olarak uygulanacağını birtakım rivayetler üzerinden inceleyip bu cezanın Kur’ân ayetlerine uygun olup olmadığını incelemeye çalışacağız. Bu rivayetlerin en önemlisi Buhârî’nin de tahric etmiş olduğu “dinini değiştireni öldürünüz[1] hadisidir. Bu hadis Kütüb-i Sitte’nin dışında da birçok hadis mecmuasında yer almıştır. Hadisin senedi ile ilgili herhangi bir tartışma mevcut değildir. Daha çok metninin Kur’ân’a muârız olduğu öne sürülerek tenkit edilmiştir.

Burada irtidat meselesine üç farklı bakış açısının olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan biri had cezası, ikincisi ta’zir cezası üçüncüsü ise mahza şiddet olarak yorumlanarak İslâm’a yamanan bir uydurmadan ibaret bir ceza olduğudur.[2] Bu üçüncü görüşü ilmi bir kıymeti haiz olmadığı için nazarı itibara almayarak ilk iki görüşü kısaca değerlendirmeye çalışacağız.

Biraz önce de ifade ettiğimiz gibi riddet cezasının, had ya da ta’zir cezalarından hangi kısma dâhil olduğu husûsunda bir sonuca varılırsa verilecek cezanın durumuna dair bir neticeye varmış oluruz. Zira eğer irtidat, had cezalarından sayılırsa o hâlde zamanın tağayyuru ile ahkâmın tağayyuru kaidesinin geçerliliği söz konusu olmayacak ve bu cezanın uygulanması mahkemenin değil İslâm’ın hakkı olacaktır. Fakat ta’zir cezası olduğu sonucuna varılırsa, cezanın tenfizi mahkemenin insiyatifine kalacak, devlet başkanı ya da hakim dilerse affedecek dilerse sürgün verecek dilerse de ölüm cezasına çarptırabilecektir.

İrtidat Kelimesinin Lügavi ve Istılâhi Mânâsı

r-d-d kökünden türeyen ve iftiâl babından olan “irtidad” kelimesi sözlükte dönmek, kabul etmemek, vazgeçmek[3] anlamlarına gelir. Adam dininden döndü denildiğinde   

 (إرتد رجل عن دينه  ) denir.[4] “Mürted” ve “Riddet” kelimeleri de bu fiilden türetilmiş isimlerdir.[5]

Yine irtidad ve riddet kelimelerinin “gelinen yoldan dönmek” anlamına gelmesine fakat istimalde riddet kelimesinin sadece “dinden dönme” yani küfür anlamına hasredildiğini, irtidad kelimesinin ise hem bu anlama hem de başka anlamlara gelecek şekilde daha genel kullanıldığını ifade eden İsfahânî, “irtidad” kelimesinin sadece dinden çıkma anlamında kullanılmadığına işaret ederek (فَارْتَدَّا عَلَى آثَارِهِمَا قَصَصًا …) geldikleri istikâmeti takip ederek geri döndüler”[6] âyeti ile istidlal etmektedir.[7]

Kur’ân’da da “irtidad” kelimesi, izleri takip ederek geri dönmek[8] göz kırpmak[9] arkasını dönmek[10] dinden dönmek[11] mânâlarına gelmektedir.

İslâm Hukuk Istılâhında ise, irtidat ya da riddet, Müslüman olan veya bilâhare İslâm’ı kabul etmiş bulunan bir kişinin İslâm inancından başka bir inanca dönmesi veya hiçbir dine intisap etmeksizin salt inkâra sapması anlamında kullanılır.[12]

Riddetin Meydana Geleceği Durumlar

İslâm Âlimleri bir Müslümanı mürted yapacak birçok durumdan bahsetmişlerdir. Kişi inançta, fiilde, sözde ve emirleri terk husûsunda dinden çıkabilir.[13] Yani İslâm’ın inanılmasını emrettiği bir duruma iman etmeyerek mürted olabilir. Mesela, Allah üçün üçüncüsüdür diyerek ya da Allah’ın sıfatlarını nefyederek bu suçu irtikab edebilir. Bu suç bazen küfrü gerektiren bir fiil işleyerek tahakkuk eder. Mesela Kur’ân-ı Kerim’e hürmetsizlik yapmak ya da İslâm’ın kutsal saydığı şiarları tahkir etmek şeklinde olabilir. Aynı zamanda sözlü olarak da bir Müslüman bu suçu irtikab edebilir. Örneğin sarih bir şekilde Allah ﷻ ve Rasûlü’nü ﷺ inkâr etmek gibi…

Genel olarak İslâm âlimleri irtidatın fiili bir suça dönüşmesinin kişiyi kâfir yapan söz ve fiiller ile ortaya çıkacağını belirtmişlerdir. Özellikle de “Elfâz’ı Küfür” dediğimiz kişiyi İslâm dairesinden çıkaran lafızları âmden kullanmak ve bunun yanında Kur’ân-ı Kerim’e yapılan fiili saygısızlık gibi bir takım kavli ve fiili durumlar kişinin irtidat suçunu irtikab ettiğini gösterir.[14] Fakat biz burada irtidatın nasıl gerçekleştiğinden çok gerçekleştikten sonra terettüb eden cezaları inceleyip bir sonuca varmaya çalışacağız.

İrtidat Suçunun Had Kabul Edilmesi

İslâm Âlimleri dinden dönen bir kimsenin tevbeye davet edildikten sonra tevbe etmemesi durumunda öldürüleceği husûsunda ittifak etmişlerdir.[15] Her ne kadar kadınların öldürülmesi husûsunda birtakım ihtilaflar mevcut ise de Mâliki, Hanbeli ve Şafiî Mezhebine göre erkek ve kadın ayrımı söz konusu değildir. Aynı zamanda İbn-i Ömer, Evzaî, Leys b. Sa’d, İbrâhîm en-Nehâî ve Zührî[16] gibi Sahabe ve Tabiinin önde gelen alimleri de kadın mürtedin de erkek mürted gibi öldürülmesi gerektiğini söylemiştir. Delilleri de din değiştirmeyle ilgili hadisin zâhiridir. Fakat Hanefi Fukahâsı ise Allah Rasûlü’nün ﷺ öldürülmelerini nehyettiği için[17] kadınların hapsedileceklerine kail olmuşlardır.[18]

Cumhûr-u Ulemâ’nın Delilleri

İlk dönem İslâm Âlimlerimiz riddet suçu ile alâkalı ayetlerden birtakım istidlaller yapmışlardır. Bunlardan en önemlisi Bakara Sûresi’ndeki “Sizden kim dininden döner de kâfir olarak ölürse, öylelerin bütün yapıp ettikleri dünyada da, ahirette de boşa gitmiştir. Bunlar cehennemliklerdir, orada sürekli kalacaklardır.”[19] ayeti kerimesidir.

Tahir b. Âşûr da aynı ayet ile istidlal ederek riddet cezasının bu âyetle sabit olduğunu söylemiştir. “Sizden kim tevhid inancından döner ve kâfir olarak ölürse…” âyetindeki nahiv kaidesi ile alâkalı olarak; âyette fiili şarta atfedilen cümlenin “fa” harfi ile atfedilmiş olmasından hareketle, bu suçu işleyen kimsenin hemen ölmesinin ona had uygulanması anlamına geldiğini ifade etmiştir.[20]

Elmalılı da “dinde zorlama yoktur” ayetini, İslâm’a hiç girmemiş olan ile alâkalı olduğunu söyleyerek İslâm’ı kabul edip sonra çıkmak isteyen kimselerin mürted olarak isimlendirileceğini ve alacağı cezanın İslâm’a girerken verdiği sözü bozmaktan dolayı hak edeceğini söylemiştir. “Dinde zorlama yoktur”[21] âyeti gereğince ikrah, avârız-ı ehliyettendir diyen Elmalılı, İslâm ülkelerinde ikrahın yasaklandığını hatta hiçbir kimsenin İslâm dinine girmesi için zorlanamayacağını belirtmiş, herkesin dininde serbest olduğunu, İslâm hükümleri altındaki müşrik ve ehl-i kitabın dinlerini özgürce yaşayabileceklerinden bahsederek şunları söylemiştir:

“Mesela bir müşrik dilerse Yahudi veya Hristiyan olabilir. Hiçbirine Müslüman ol diye zorlanmaz. Ahdinde kalması ve vergisini vermek şartıyla dininde bırakılır fakat her kim sözünde durmazsa suçuna göre cezasını görür. Rızası ile İslâm’ı seçtikten sonra yani Allah ﷻve Rasûlüne ﷺ söz verdikten sonra döner irtidad eder de tevbe etmezse, cezalandırılır. Bu ceza bir ikrah değil sözünü bozması neticesinde doğan bir zarûrettir. Küfür arasındaki din değiştirme Hanefîlere göre küfür tek millet olduğundan İslâm’a gir diye zorlanmaz. Ancak İslâm dinine girdikten sonra dönen kişi sözünü bozmuş olur. Tevbe etmezse cezası verilir.”[22]

Fakat ulemânın asıl dayanak noktaları hadisler olmuştur. Değerlendirmekte olduğumuz meseleye atıfta bulunulan bazı hadisleri burada zikretmek istiyoruz.

Yukarıda zikretmiş olduğumuz “Dinini değiştireni öldürün!” hadisi, bu alanda zikredilecek en önemli ve sahih rivayettir.

Bir diğer Buhârî rivayet ise bir Yahudi’nin Müslüman olup tekrar dinden dönmesi ve sonuçta öldürülmesi ile ilgili Muâz b. Cebel ve Ebû Mûsâ el-Eşarî arasında geçen bir konuşmadır.[23]

“Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın elçisi olduğuma şahitlik eden birinin kanı ancak şu üç gerekçeden biriyle helal olabilir: Cana can, zina eden evli, dinini terk ederek cemaatten ayrılan kişi.”[24] hadisi de bu rivayetlerden birisidir. Bu rivayetler ve çok daha fazlası “Tekmiletü Fethi’l-Mülhim bi şerhi Sahih-i Müslim” adlı eserde oldukça ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Dileyenler müracat edebilirler.[25]

Abdülkâdir Avdeh de, irtidat cezasının had cezalarından olduğunu söylemeden önce İslâm Hukûkunda had cezalarının belli olduğunu ve bu cezaların uygulanması için suçun kesin olması ve uygulanması için şer’î bir engelin bulunmaması şeklinde iki şartın olması gerektiğini ifade etmekte, bu şartlar sağlandıktan sonra cezanın infazından başka bir alternatifin olmadığını söylemektedir. Avdeh, had cezalarıyla ilgili genel kanaatini ortaya koyduktan sonra, riddet cezasıyla ilgili olarak şunu söyler:

“İslâm şeriati irtidat suçunu genel düzeni bozan bir suç olarak kabul eder. Bundan dolayı da riddet suçunu öldürme cezası ile cezalandırır. İslâm şeriatında riddet cezasının hiçbir şekilde düşürülmesi mümkün değildir. Mısır Ceza Kanunu, irtidadı suç kabul etmediği için ceza tayin etmemiştir. Fakat İslâm şeriatına muhalif olan her şey geçersiz olduğundan şeriatın mürted hakkındaki hükmünün tatbik edilmesi gerekir.”[26]

İrtidat Suçunun Ta’zir Kabul Edilmesi

Mürtedin öldürülmesini reddedenler, Kur’ân-ı Kerim’de dünyevi boyutundan bahsedilmemesi, mürtedin katli ile alâkalı gelen rivayetlerin haberi âhad oluşu ve fikir hürriyetine ters düşmesi gibi hususları dile getirmişler[27] ve mütekaddim ulemânın ayet ve hadisleri değerlendirirken sadece rivayetleri ön plana çıkarıp siyasi değerlendirmeler yapmadıklarını da söylemişlerdir.[28]

Kur’ân-ı Kerim’de irtidatla ilgili ayetler riddet suçunu işleyen Müslümana sadece uhrevi bir cezanın terettüb edeceğinden haber vermesi son dönem âlimlerini bu suçun had cezası olmadığı fikrine götürmüştür. Bununla birlikte onlar Kur’ân’da birçok ayette insana inanması için baskı yapılmadığını da ifade ederek “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk sapıklıktan seçilip belli olmuştur.”[29] “Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O hâlde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın.”[30] ve “Öğüt ver! Çünkü sen ancak öğüt verensin. Onların üzerinde zorlayıcı değilsin.”[31] ayetleri ile de istidlal etmişlerdir. Bunun yanında “Düşmanlarınızın güçleri yetse, inancınızdan döndürünceye kadar sizinle savaşmaktan vazgeçmeyeceklerdir. Ama sizden biri imanından döner ve hakikati inkâr eden biri olarak ölürse, böyle birinin yapıp ettikleri bu dünyada da öteki dünyada da boşa gidecektir. İşte böyleleri içinde yaşayıp kalacakları ateşe mahkum kimselerdir.”[32] ve “…inandıktan sonra Allah’ı inkâr edenlerin Allah’ın gazabına uğrayacakları, onları elim bir azabın beklediğinden haber verilmiştir.[33] ayetlerinde de irtidatla ilgili uhrevi azap söz konusu olduğu hâlde, dünyevi bir cezadan bahsedilmemiştir.

Riddet cezasının mahiyetini anlamak adına bu konu üzerinde duran son dönem bazı İslâm âlimleri, klasik fıkıh kaynaklarında “had cezası” olarak geçen riddetin iddia edildiği gibi “had cezası” olmadığı kanaatine ulaşmışlardır. Onlara göre hiç kimseye inancını değiştirdiği için had cezası verilemez, bu bağlamda bahsi geçen ceza siyasî nitelikli ta’zir cezasıdır. Bunun için de mürtedlerden hangisinin cezayı hak edip hangisinin hak etmediğini tespit edebilmek için cezayı gerektiren suç tarifi üzerinde yoğunlaşmışlardır.[34]

Sonuç

Çalışmamızda mürtedin katlinin Kur’ân ve Sünnet bağlamında ele alınarak değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu alana dair yazılmış hemen bütün eserler ilk dönem İslâm Âlimleri’nin bu hususta ittifak ettiklerini beyan etmişlerdir. Dolayısıyla bu suçu affetme yetkisinin kimsenin elinde olmadığını vurgulamışlardır. Özellikle de riddet suçunun devlete baş kaldırma suçundan ayrı olarak değerlendirilmesi gerektiğini vurgulayarak başlı başına bir had cezası olduğu sonucuna varmışlardır.

Modern dönemlere geldiğimizde ise genel olarak mürtedin katli ile alâkalı yapılan araştırmaların ekserîsinin konuyu had değil ta’zir cezaları bağlamında ele aldıklarını görmekteyiz. Bu yorumun özellikle de Müslümanların mağlup olduğu son iki yüz yıldır gündemde olduğunu ve gelecek olası tepkileri azaltmaya matuf zorunlu yorumlar olarak okumaktayız.

Temel insani haklar ve din hürriyeti bağlamında değerlendirilerek ilk dönem âlimlerimizin değerlendirmede hataya düştüğünü, hürriyet ve insan hakları konusunu arkalarına attıklarını, uydurma rivayetleri kullanarak bu tür cezaları İslâm’a mâl ettiklerini söyleyen bir diğer yorumun ise ilmîlikten oldukça uzak olduğunu söylemiştik.

Burada şunu vurgulamak isteriz ki: İslâm’da mutlak bir hürriyetten kimse söz edemez. Aslında hiçbir hukuk kuralında mutlak hürriyet söz konusu değildir. Allah’a başkaldırıp dinden çıkan mürtedin katli meselesini din ve fikir hürriyeti bağlamında değerlendirenler, devlete baş kaldıran ve isyan bayrağı açanların öldürülmesini fikir hürriyeti bağlamında neden değerlendirmezler. Aynı zamanda bu suçu tenfiz makamı İslam Devleti’dir ve irtidat ettiğinde evvela hapsedilir; kafasındaki sorulara muknî cevaplar verilir, görüşünden vazgeçerse serbest bırakılır. Bütün bunlara rağmen bir insan bundan vazgeçmiyorsa İslâm’a hasım olacağı aşikârdır. İslâm’a hakaret edenlerin katledilmesini bu suçu ta’zir cezası kabul edenler de söylemektedir. Karadâvî mezkûr risalesinde riddeti ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayırıp İslâm’a adavet besleyenlerin katledilmesi gerektiğini vurgulayarak ve buna örnek olarak da Selman Rüşdi’yi örnek vererek şöyle demektedir: “Selmân Rüşdî’nin irtidadı ağır bir irtidattır, çünkü o, kelam ve kalemiyle bu hususta propaganda yapmıştır. Bu gibileri ağır bir ceza ile cezalandırmak ve bu konuda rivayetlerin zahiri ve cumhurun görüşüne temessük etmek kötülüğün kökünü kazımaya ve fitnenin kapısını kapatmaya daha uygundur.”[35] 

Klasik dönemde ulemâ riddeti had cezası sayarken, modern dönemde bu cezayı siyasi suç kapsamında değerlendirip ta’zir olarak kabul etmeleri şayan-ı dikkattir. Bunun yanında Hanefiler’in kadının savaşacak potansiyelde olmamasını öne sürerek öldürülmemesine hükmetmesi ve Rasûlüllah ve Hulefa-i Râşidin döneminde bazı mürtedlerin öldürülmeyip serbest bırakılması ise mürtedin öldürülmesi meselesinde illetin İslâm’a zarar vermek olduğuna işaret ettiği söylenebilir. Fakat had ya da ta’zir cezası olması kadim ya da modern zamana göre değişecekse modern dönemden sonra gelecek farklı dönemlerde de başka hükme evrilmesi muhtemel olsa gerektir.

Çok açıktır ki yıllardır Müslümanlar, veren el konumunda olduğu için riddet suçunu işleyen Müslümanın katlini vacip görmüşlerdi. Modern zamanlara gelindiğinde ise kendimizi nasıl ifade ederiz, din hürriyetini temel insani haklar bağlamında dünyaya nasıl anlatırız telaşı maalsef bizi farklı düşünmeye sevketmiştir.


[1] Buhârî, 3017; Nesâî, 4070,4071; Ebû Dâvûd, 4351; Tirmizî, 1458; İbn Mâce, 2535, İbn Hanbel, 1896, 1926.

[2] Hayri Kırbaşoğlu, İslâm’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi, İslâmiyât, Din ve Şiddet Özel Sayısı, Ankara 2002, V, 125-132.

[3] İbn Manzûr, Cemalüddin Ebi’l-Fadl, Lisânu’l-‘Arab,Daru’l-Kütübi’l-‘İlmiyye, Beyrût, 2009, III, 213; Cevherî, Ebû Nasr İsmail b. Hammâd, es-Sıhah tâcü’l-luga ve sıhahi’l-Arabiyye, Dârü’l-Marife, Beyrut, 2008, s. 400; Râgıb el-İsfahânî, Ebü’l-Kāsım Hüseyn b. Muhammed b. el-Mufaddal, el-Müfredât fî Ğarîbi’l-Kur’an, Dârü’l-Marife, Beyrut, 2005, s. 199; Sarı, Mevlüt, el-Mevarid, İpek Yayın, İstanbul, 1982, s. 593.

[4] İbn Manzûr, Lisânu’l-‘Arab, III, 213.

[5] Zemahşerî, Ebu’l-Kasım Mahmud b. Amr b. Ahmed, Esasü’l-belaga, Daru’n-Nefais, Dımeşk,2009, s. 211.

[6] Kehf, 18/64.

[7] el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 199.

[8] Kehf 18/64

[9] Neml 27/40

[10] Maide 5/21; Muhammed 47/25.

[11] Bakara 2/217; Maide 5/54

[12] Kâsânî, Alaüddin Ebi Bekr b. Mes‘ûd, Bedâiu’s-sanâî, Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut, 2010, IX, 520; Bilmen, Ömer Nasûhi, Hukuki İslâmiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kâmûsu, Bilmen Yay. tsz. IV, 5.

[13] Samurrai Numan Abdurrezzak, Ahkâmu’l-Mürted fî Şeriati’l-islamiyye, Daru’l-Ulum, Riyad, 1983, s. 64.

[14] en-Nevevî, Ebu Zekeriyya Muhyiddin b. Şeref, el-Mecmu’ Şerhu’l-Mühezzeb, Daru’l-Fikr, Beyrut, 2010, XX, 370-371.

[15] eş-Şâfiî, Muhammed b. İdris, el-Ümm, Dâru İbn-i Hazm- Daru’l-Vefa, Beyrut, 2011.VII, 393; en-Nevevî, el-Mecmu’, XX, 370-371; İbn Kudâme, Muvaffaku’d-Din Ebi Muhammed Abdillah b. Ahmed, el-Muğni,  Daru’l-Melik Abdizaziz, 2010 , XII, 264.

[16] Cessâs, Ahmed b. Ali Ebû Bekir er-Razi, Muhtasaru İhtilafi’l-Ulema, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiyye, Beyrut, 2008, III, 472.

[17] Ebû Dâvud, 1024, Tirmîzî, 1569.

[18] Kasani, Beda‘i, IX, 520; İbn-i Abdilberr, et-Temhîd, el-Farûk el-Hadisiyye, 2010, XIII, 90.

[19] Bakara, 2/217.

[20] İbn Âşûr, et-Tahrir ve’t-Tenvir, Daru’s-Sahnûn, Tunis, tsz. I, 332.

[21] Bakara 2/256.

[22] Yazır, Elmalılı Muhammed Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Neşriyat, İstanbul ts., II, 860-863.

[23] Buhârî, 2261, 6923; Müslim, 1732, 1824; Ebû Dâvûd, 3579; Nesaî, 8.

[24] Buhârî, 6878, Müslim, 1676.

[25] Muhammed Taki Osmanî, Tekmiletü Fethi’l-Mülhim bi şerhi Sahihi’l-İmâmi Müslim, Dâru’l-Kalem, Beyrut, 2006, II, 176-190.

[26] Avdeh, Abdülkâdir, et-Teşrîu’l-Cinâiyyü’l-İslâmî Mukârinen bi’l-Kanuni’l-Vad’î, Müessesetü’r-risale, Beyrut, 2008, 145.

[27] Mahmûd Şaltût, el-İslâm’Akîdetün ve Şerî’atün, Mısır, Dârü’l-Kalem, ty, s. 293; s. 6; Hayri Kırbaşoğlu, İslam’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi, İslâmiyât, Ankara 2002, V, 128-129; Yaşar Yiğit‚ İnanç ve Düşünce Özgürlüğü Perspektifinden İrtidat Suç ve Cezasına Bakış, İslâmiyât, Ankara 1999, II, 132-133; Şahinalp, Hacer, Din Hürriyeti Bağlamında Din Değiştirme Hürriyeti: İrtidât, (İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, IX, Sayı: 2, Güz 2013); Ali Toksarı, Din ve Vicdan Özgürlüğü Bağlamında Kitap ve Sünnete Göre Mürtede Yapılması Gereken Muamele, Bilimname XIX, 2010, II, 61-62.

[28] Kırbaşoğlu, İslam’a Yamanan Sanal Şiddet: Recm ve İrtidat Meselesi, X, 128-129.

[29] Bakara, 2/256.

[30] Yunus, 10/99.

[31] Ğaşiye, 88/21-22.

[32] Bakara, 2/217.

[33] Nahl, 16/106.

[34] Yusuf Karadâvî,Kadiyyetü’r-Ridde…Hel Tecâvezethâ el-müteğayyirât, Hutûratu’r-Ridde ve Muvâcehetü’l-Fitne, https://archive.islamonline.net/9071

[35] https://archive.islamonline.net/9071

Bir cevap yazın