RASÛLÜLLAH’A ﷺ SİHİR YAPILDI MI?

Sihir; aldatmaca, hakîkati olmayan hayaller, şeytandan gelen bütün vaadler, birisinin el hilesi ile dikkatleri dağıtarak yaptığı aldatmaca, dedikoducu insanların süslü sözlerle yaptığı hileler mânâlarında kullanılmıştır.[1]

Sihir Hakîkat midir Hayal mi?

Sihri, bir sâhirin okuduğu ya da yazdığı veya yaptığı ile sihir yapılan kişinin bedenine, kalbine ya da aklına te’sir eden bir muska olarak tanımlayan İbn Kudâme sihrin hakîkat tarafının da olduğuna vurgu yapmaktadır.[2] Sihrin üç mânâya geldiğini vurgulayan Ragıb el-İsfâhânî de birinci mânâsının aldatma ve hayal olduğunu, ikincisinin şeytana yaklaşma yollarından bir yol ile onun yardımını elde etmek, üçüncüsünün ise yine sûretlerin ve tabiatların değiştirildiğini vehmettiren, insanı merkebe çevirdiği zannı veren birtakım boş işler olduğunu vurgulamaktadır. Bu şekilde sihrin göz boyama tarafının olduğu gibi hakîkat tarafınında olduğunu söyler.[3] Cumhur Ulemâ da bu görüştedir.[4] Bazı Hanefiler sihrin hakîkat değil, göz boyama tarafının olduğunu kabul ederken Mûtezile ise sihrin boş kuruntudan ibaret olduğunu savunmaktadır.[5]

Sihir Yapmak Küfürdür

Allah Teâlâ, Bakara Sûresi’nde sihir ile meşgul olanların karı ve kocanın arasını bozduklarını haber veriyor.[6] Eğer sihir ile yuvalar dağıtılabiliyorsa o hâlde sihrin hakikati de vardır denilebilir. Bunun yanında sihir yapılan kişinin kalbinde beklenmeyen bir sevgi ve nefret; bedeninde ağrı ve sızıların olması sihrin bir te’sirinin olduğuna işaret etmektedir. Hint Kıtası’nın en büyük allâmelerinden Said Balanpûrî hocamız (r.aleyh) Türkiye’ye geldiğinde hizmetinde bulunmuştum Bana “Bizim oralarda sihirle nice insanlara zarar verdiler. En çok sihri de Şeyh Yunus[7]ile bana yaptılar. Allah Rasûlü’nün ﷺ hadisleri ile cemiyeti diriltenleri yıldırmak için yapıyorlar. Bu sihrin etkisinden dolayı dizlerim tutmaz oldu.” der ve ağrısından uyuyamazdı. Allah Teâlâ rahmeti ile muâmele eylesin.

Ulemâ, sihrin hakikat mi, hayal mi olduğunu tartışsa da bununla iştigal etmenin mutlak mânâda haram olduğunda icma olduğunu belirtmiş ve bunu mübah görenin küfre düşeceğini haber vermişlerdir.[8] 

En Büyük Günahlardan

Kur’ân-ı Hakim’de 30 sûrede toplamda 53 defa sihir mânâsının geçtiğini, bunların hem peygamberlere karşı kullanılan üstün bir güç olarak görüldüğü hem de insanları aldatmak ve aralarını bozmak için kullanıldığını görmekteyiz. Aynı zamanda Allah Rasûlü de ﷺ de ashâbına defaatle sihrin büyük günahlardan olduğunu haber vermiştir. Ebû Hureyre’nin t rivayet etmiş olduğu bir hadiste Rasûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Helak edici yedi şeyden uzak durunuz. Ashab, nedir onlar Ya Rasûlellah diye sorduklarında; şirk koşmak, sihir yapmak, haksız yere Allah’ın haram kıldığı cana kıymak, faiz yemek, yetim malı yemek, savaştan kaçmak, namuslu kadınlara iftira etmektir.” buyurmuştur.[9]

Allah Rasûlü’ne Sihir Nasıl Yapıldı?

Bu malûmatlardan sonra Allah Rasûlü’ne ﷺ sihir yapıldığına dair Âişe (r.anha) validemizin haber verdiği rivâyeti değerlendirelim. Âişe validemiz buyurdular ki: “Benî Züreyk’den Lebid b. el-A’sam Hz. Peygamber’e ﷺ sihir yaptı. Rasûlüllah ﷺ yapmadığı bir şeyi yaptım vehmine düşüyordu. Bir gün benim yanımda iken Allah’a dua üstüne dua etti ve buyurdu ki: ‘Ey Âişe gördün mü, Allah bana istediğim hususta fetva verdi?’ ‘Hangi hususta Ey Allah’ın Rasûlü?’ dedim. ‘İki kişi bana gelip biri başucumda diğeri de ayak tarafımda oturdu. Biri diğerine ‘Bu zâtın rahatsızlığı nedir?’ dedi. Diğeri ‘Büyüdür!’ dedi. Önceki tekrar sordu ‘Kim yapmış?’ diye. Diğeri ‘Lebîd b. A’sam’ diye cevap verdi. Öbürü ‘Büyüyü neye yaptı?’ dedi. Arkadaşı ‘Bir tarak, dökülen saçlar ve bir de erkek hurma tomurcuğunun içine!’ cevabını verdi. Diğeri ‘Şimdi nerede?’ diye sordu. O da ‘Zervan kuyusunda!’ cevabını verdi.’ Sonra Rasûlullah ashâbından bir grupla birlikte kuyuya gitti ve dönüp geldiğinde dedi ki: ‘Ey Âİşe! Kuyunun suyu sanki kına ıslatılmış gibi bulanık ve o kuyu ile sulanan hurma ağaçlarının başları da sanki şeytanların başları gibiydi!’ dedi. Ben ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Onu çıkardın mı?’ diye sordum. ‘Hayır, Allah bana âfiyet lütfetti ve şifa verdi. Ben ondan halka bir şer gelmesine sebep olmaktan korktum!’ Sonra Rasûlullah o kuyunun gömülmesini emretti.”[10]

Mezkûr hadisi Buhârî ve Müslim başta olmak üzere İbn Mâce,[11] Nesâi,[12]Beyhakî,[13] İbn Hibban,[14] İbn Hanbel[15] Hz. Âişe’den; Hâkim,[16] Bezzar,[17] İbn Ebi Şeybe[18] ve Taberânî[19] Zeyd b. Erkam’dan merfû olarak, Abdurrezzak[20] ise tabiin imamlarından olan Yahya b. Ya’mer’den mürsel olarak rivayet etmiştir.

Hadisin sıhhati ile ilgili zihinlerde oluşabilecek şüpheleri giderme adına hadisi rivâyet edenler bu kadarla sınırlı olmamasına rağmen bunlarla iktifa edebiliriz.

Bazı İtirazlar

Hadise yapılan bazı itirazları da nazara vermek yerinde olacaktır.

Bazıları sihrin hakikatinin olmadığını öne sürerek bu hadisi inkâr etmiştir ki biz bu itiraza yukarıda cevap verdik.

Bir diğer itiraz ise Allah Rasûlü’nün ﷺ büyülenmesi onun ismet sıfatına gölge düşürecek özellikle de tebliğ vazifesinde kendisine güveni sarsacaktır. Bu durum din-i mübin-i İslam’a karşı şüphe ile bakmayı doğuracaktır. Mezkûr rivayet tevatür derecesine ulaşmadığından ve ismet sıfatına gölge düşüreceğinden bu tür rivayetleri kabul etmek doğru olmayacaktır. Bu iddiasını Seyyit Kutup şöyle dile getirir:

“Mütevatir olmayan sahih rivayetler Yahudi olan Lebid b. Âsam’ın Hz. Peygamber’i ﷺ Medine’de büyülediğini kaydetmektedirler. Rivayetlerde bu büyünün süresi birkaç gün birkaç ay olarak zikredilmektedir. Hatta Hz. Peygamber ﷺ eşleriyle cinsi münasebette bulunup bulunmadığını hatırlamadığı kaydedilmektedir. Bu durumdan kurtulması için Rasûlullah’a  ﷺ muavvizeteyn yani Felak ve Nas Sûreleri okuması tavsiye edilmiştir.  Fakat bu rivayetler tebliğ yapan bir peygamberin ismet sıfatına aykırı bir durumdur.  Hz. Peygamberin ﷺ her sözünün bizi bağlayıcı tarafının olduğu anlayışı ile de bağdaşmamakta ve bu açıklama Kur’ân’a da ters görünmektedir. Çünkü Kur’ân, Peygamberin büyülenmediğini, müşriklerin bu iftiralarının yalan olduğunu bildirmektedir. Dolayısıyla bu rivayetler gerçeğe uzak görünmektedir. Hem bu iki sure Mekki surelerdir.”[21]

Bu görüşleri aynı şekilde Muhammed Abduh’un “Amme Cüz’ü” tefsirinde de görmekteyiz.[22]

Peygamber Büyülenir mi?

Sihrin hakîkat olduğunu, insanın kalbine korku saldığı ve vücuduna ağrı verdiğini biliyoruz. Hatta Allah Teâlâ Ulu’l-Azm peygamberlerden olan Mûsa Aleyhisselam’ı techiz edip Firavun’a göndermesine ve korkmaması gerektiğini telkin etmesine rağmen Mûsa u sihirden etkilenmiş, korkmuş hatta arkasını dönüp kaçmıştı.[23] Burada hiç kimse Mûsa Aleyhisselem’a meshur iddiasında bulunmuyor. Sadece belli süre korkuya kapılıyor. Hatta Firavun’un huzûruna çıkana kadar o korkuyu hep yaşıyor. Tabi ki bu korku sadece sihir sebebi ile değildir. Fakat Allah Azze ve Celle “Ben Alemlerin Rabbiyim” diye Mûsa Aleyhisselam’a defaatle uyarıda bulunuyor.[24] Biz burada “Mûsa Rabbine güvenmedi hatta kardeşi Harun’u kendisine deste kçi olarak göndermesini taleb etti.[25]İsmet sıfatına ters hareket etti. Allah kendisini uyarmasına rağmen sihirden korktu!” diyebilir miyiz? Hayır, bunlar beşer olmanın gereklerindendir. Allah Rasûlü ﷺ da belli süre baş ağrısı çekiyor. Baş ağrısı şiddetlendiğinde aile içi bazı olayları hatırlayamıyor. Bunun dışında vahye ve onu tebliğ etmeye dair yanlış hatırladığı tek bir olay dahi yoktur. Medine Yahudileri böyle bir sihir yaptırdığında bu, Rasûlüllah’ınﷺ tebliğ vazifesine engel olmuş olsaydı buna dair yığınla rivayet olmaz mıydı? Aynî de bu hadisi peygamberlik makamına zarar verir iddiası ile reddedenleri yoldan çıkmakla itham etmektedir.[26]

Sihir olayının Medine’de Hudeybiye senesinde gerçekleştiğini, Felak ve Nas Sûreleri’nin ise Mekke’de nazil olduğu iddiasına gelecek olursak bu iddianın Buhâri rivâyetinin inkârını gerektireceğini söylemek uzak bir ihtimal olarak görünüyor. İlgili sûrelerin tefsirlerine baktığımız zaman bu hususta bir ihtilaf olduğunu görmekteyiz. Yani Felak ve Nas Sûreleri’nin Mekkî olduğu çoğunluğun görüşü olsa da icmâ oluşmuş değildir. Bunun yanında tefsir usûlü kitaplarına baktığımızda ulemâ, bazı sûrelerin iki defa nazil olduğunu söylemektedir. Bunun yanında Mekke’de nazil olmuş ama sihir olayı vukû bulunca Cibril-i Emin’in Hz. Peygamber’e ﷺ bu sureleri okuması telkininde bulunması nüzûl olarak tesmiye edilmiş olabilir.  

Zalimler Peygambere Ne Dediler?

Hadis’i kabul etmeyenlerin bir diğer itirazları ise peygambere meshur/sihirlenmiş demek Kur’ân’ın ifadesi ile ancak zalimlerin sözleridir. Allah Teâlâ “…Zalimler: ‘Siz sadece kendisine büyü yapılmış bir adamın peşinden gidiyorsunuz.’ dediler.”[27]buyurarak peygamberinin masun/korunmuş olduğunu haber vermektedir.[28]

Bu iddia İmam Buhârî ve bu hadisi tahric eden diğer muhaddislerin tamamını zalim olarak itham etmek demektir. Hâlbuki zalimler/kâfirler Allah Rasûlü’ne ﷺ göklerden haber getirdiği için büyülenmiş bir adam demişlerdir. Allah Teâlâ onların kalplerine perdeler, kulaklarına da işitmelerine engel olacak ağırlıklar koyduğunu haber veriyor.[29]Dolayısıyla Mekkeli müşrikler için Allah’tan ﷻ haber getirmek, Cebrail u ile konuşmak büyülenmiş olmak için yeterli bir sebeptir. Yoksa Hz. Peygamberin ﷺ belli bir süre bedeninde etkili olan ve onu hasta eden sihirden bahsetmedikleri çok açıktır. Durum böyle iken bu ayet ile istişhad etmek iddia sahiplerinin muğalatadan başka bir şey yapmadığına delalet etmektedir.

Sihir Bir Tür Hastalıktır

Burada sihri bir hastalık olarak düşünmek zorundayız. Bunun etkisi ile baş ağrısı çekmek ve şiddetli/ateşli hastalık geçirmek bundan mütevellit bazı olayları yapmış gibi hatırlamak neden uzak bir ihtimal olsun. Bu hadisi inkâr edenlere “Allah Rasûlü attan düşer mi? Düşerse dizi yaralanır mı? Yemeğine zehir konulsa bundan etkilenir mi? Savaşlarda yara alması muhtemel midir?” şeklinde birkaç soru tevcih edecek olsak “Neden olmasın o da bir beşerdi.” diyecekler. Hâlbuki Allah Teâlâ “Allah seni insanlardan koruyacak[30]  buyurmuyor mu?” desek onlar “Uhud Savaşı’nda yaralanınca Allah Peygamberi’ni neden korumadı?” şeklinde bir itirazda mı bulunacaklar? yoksa “Peygamberi yaralayamazlar, Allah ona söz verdi.” diyerek rivayetleri mi inkâr edecekler? O halde Peygamberin beşer olduğu tam da burada ortaya çıkıyor. Allah Teâlâ peygamberini insanlardan koruması hiç kimsenin onun tebliğ vazifesine engel olamayacağı anlamındadır. Nitekim ayetin sibakı da bu manaya işaret etmektedir. “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, görevini yapmamış olursun.”[31]   

İbn Kudâme’nin dediği gibi sihir bazen bedene bazen de kalbe etki eder. Eğer sihir Allah Rasûlü’nün ﷺ kalbine te’sir etti dersek o zaman hadisi reddedenlerin haklılık payı olacaktır. Buna dair Allah Rasûlü ﷺ vahiy alıp unuttu, tebliğ edip etmediğini hatırlayamadı şeklinde herhangi bir rivayet söz konusu olmadığına[32] göre bunu iddia eden kimse de yoktur. O hâlde bedenine te’sir etmesi onun hastalanması anlamında olunca hadisi inkâr etmenin bir anlamı kalmayacaktır. Nitekim sihir, bir tür hastalık olduğu içindir ki genel olarak ulemâ bu hadisi Kitabu’t-tıb’da rivâyet etmektedir. Hadisin devamında ise Allah Rasûlü ﷺ “Rabbim bana şifa verdi.” diyerek bunun bedeninde ortaya çıkardığı bir hastalık olduğuna vurgu yapmıştır.

Kâmil Miras’da konu ile alâkalı şunları söyler: “Ulema’dan bir kısmı Rasûl-i Ekrem’in ﷺ sihirden müteessir olmasını bir nakısa, bir ayıp addederek reddetmişlerdir. Fakat bu teessür, Rasûl-i Ekrem’in ﷺ ağrı sızı gibi vücuduna arız olan marazî hâlden farklı olmadığından ne ayıpdır ne de nâkısadır. Bu cihetle Ehl-i Hadis bu riâyeti kabul etmişlerdir. Kadı İyaz diyor ki: Rasul-i Ekrem’in ﷺ nübüvvetine taalluku olmayan herhangi bir hastalıkla malul olması caiz olduğu gibi sihrin bir tahayyülden ibaret olan a‘raz ve âsarını vücûdunda hissetmiş olması da kabul edilebilir. Rasul-i Ekrem’in ﷺ sıdk-ı nübüvvetine münâfi ahvalden masuniyeti delil ile icma ile sabit bir hakîkat olduğuna göre hikmet-i bi’seti haricindeki dünya umurunda sair insanlar gibi hakikat-i hâriciyesi olmayan herhangi bir şeyi tahayyül etmesi, sonra hayaline gelen vâridat-ı fikriyyenin kendisinden münceli ve zail olması caizdir.”[33]

Bazen hocanız hasta olur. Allah Teâlâ bu hastalık ile hocanın günahlarını affedip derecesini yükseltirken talebesini de hocaya bağlar ve bu yolda fedakârlık göstermesi gerektiğini öğretir. Rasûlullah’ın hastalanması, Uhud’da yara alması, Yahudi’nin onu zehirlemesi, attan düşmesi gibi olaylarda bedenine te’sir eden durumlardı. Bununla Allah , Nebisi’nin derecesini artırırken inananların da imanda sebatını ziyadeleştirmiştir.


[1] el-Feâhîdi, Kitâbu’l-‘Ayn, s-h-r md.; el-Cevherî, es-Sıhâh, s-h-r md.; Ragıb el-İsfahâni, Müfredât,  s-h-r md.

[2] İbn Kudâme, el-Muğnî, Mektebetü’l-Kâhire, Kahire, IX, 28.

[3] Ragıb el-İsfahâni, Müfredât,  s-h-r md.

[4] Nevevî, Ravdatu’t-Tâlibîn, Mektebetü’l-İslamî, Beyrut, 1991, IX, 346; ‘Aynî, Umdetu’l-Kâri, es-Sahhâr, Kâhire, 2012, XIX, 646; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî,  Dâru’l-marife, Beyrut, 1379, X, 222.

[5] Râzi, Mefatîhu’l-Gayb, Dâru İhyâi’t-turâs, Beyrut, XXX, 375. İbn Kesîr, Tefsîr İbn Kesîr, Dâru’t-taybe, Beyrût, 1999, I, 371.

[6] Bakara, 2/102.

[7] Şeyh Yûnus Conpuri. 1936 yılında doğan ve Saharenfur’da Mevlâna Mazhar Nanotevi’nin kurmuş olduğu Mezahiru’l-Ulûm’un baş hocalığını yapan Muhammed Yunus el-Conpuri, Muvatta’nın şerhi Evcezu’l-Mesalik adlı kitabın müellifi Zekeriyya Kandehlevi’nin talebelerindendir. 2017 yılında vefat etmiştir. 2015 yılında Mezahiru’l-Ulûm’daki odasında kendisini ziyaret etme imkanı bulmuştuk. Allah Teala kabrini nur eylesin.

[8] Nevevî, Ravdatu’t-Tâlibîn, IX, 346; ‘Aynî, Umdetu’l-Kâri, XIX, 648.

[9] Buhârî, Hadis No: 2766, 6857; H. No: Müslim, 89; Ebû Dâvûd, H. No: 2874.

[10] Buhârî, Hadis No: 5763, 5766; H. No: Müslim, 2189.

[11] İbn Mace, Hadis No: 3545,

[12] Nesâi, Sünenü’l-Kübrâ, Hadis No: 7569.

[13] Beyhâkî, Sünenü’l-Kebîr, Hadis No: 16590.

[14] İbn Hibbân, Hadis No: 6583, 6584.

[15] İbn Hanbel, el-Müsned, Hadis No: 24874, 24938,24985, 24986, 25289.

[16] Hâkim, el-Müstedrek, Hadis No: 8167.

[17] Bezzâr, el-Müsned, Hadis No: 4303, 4304.

[18] İbn Ebi Şeybe, el-Musannef, Hadis No: 23984.

[19] Taberânî, el-Kebîr, Hadis No: 5011, 5012, 5013, 5016.

[20] Abdurrezzak, el-Musannef, Hadis No: 19765.

[21] Seyyit Kutub, Fî Zilali’l-Kur’an, Dâru’ş-şuruk, Kâhire, 2009, VI, 4008.

[22] Muhammed Abduh, Mecelletü’l-Menar, Matbatu Mısır, Cemiyyetu Hürriyyeti’l-İslamiyye, Kâhire, 1341, 184.

[23] Kasas, 28/31.

[24] Taha, 20/12; Kasas, 28/34.

[25] Taha, 20/30.

[26] Aynî, Umdetu’l-Kâri, XIX, 651.

[27] Furkan, 25/8.

[28] Muhammed Gazzalî, el-İslâm ve’t-tâkatu’l-muattale, Nahdatu Mısr, Kâhire, 2005, 60.

[29] İsra, 17/47.

[30] Mâide, 5/67.

[31] Mâide, 5/67.

[32] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, X, 226.

[33] Babanzade Ahmed Naim ve Kamil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi, Emel Matbaacılık, Ankara, 1984, VIII, 234.

Bir cevap yazın