Buhârî Dosyası

CENNET VEYA CEHENNEME GİDECEĞİMİZ BELLİ Mİ ?

Ümmet tarafından genel kabul gören ya da görmeyen fırkaların tamamını İslâmî olarak tesmiye etmemizin sebebi İslâm’ı referans olarak aldıklarındandır. Yoksa bunların tamamının mûteber ve makbul olduklarından değil. Nitekim bunlara İslamî fırka desek de Ulemâyı İslâm, Ehl-i Sünnet’in karşısındaki bütün oluşumları ehli dalalet olarak tavsif etmişlerdir. Cebriyye ve Kaderiyye de bunlardan birkaçıdır. Bunlardan cebr; insanların ihtiyarî fiillerinin ilâhî irade ile muattal hâle getirildiğini savunan hareket iken kaderi anlayış ise ortaya çıkan her fiilin insanların iradesi ve ihtiyarı ile olduğunu savunan bir anlayıştır. Bu iki zıt oluşum İslâm’ın ilk yıllarından beri ümmet nezdinde mâkes bulamasa da tarih boyunca tartışılmış önemli gruplardır. Fakat modern düşünce sistemi bu iki anlayış üzerinden Allah’ın ﷻ bu kadar işi tek başına yaratıp idare ettiği anlayışını kabullenemiyor. Bugün hürriyet, eşitlik, akılcılık, liberalizm gibi kutsallık atfedilen kavramlar, bütün her şeyin bir yaratıcısının olduğunu kabullenmekte daha fazla zorlanıyor. Kabullense dahi her şeyi kontrolünde tutma ve düzgün bir şekilde idare etme iktidarını inkâr ediyor.

Kutsal Kabul Edilen Değerler

Münkir akıl dünyada elde ettiği iktidar ile her şeye kafa tuttuğu gibi Allah Teâlâ’nın iktidarına da baş kaldırdı. Bu baş kaldırış ateizmde mutlak, deizmde nisbî, marka müslümanlarında ise gizli inkâr olarak tezahür etmektedir. Ateizm ve deizm özel konuşulması gereken iki konu iken inkârını imanlarında gizleyen Müslümanlar bu makalenin asıl konusunu teşkil edecektir.

Her Müslüman ilim adamı Modern İslâm Düşüncesi’ni ayrı bir dönem olarak ele alıp incelemeyi görev bilmelidir. Bu durum Modern İslâm Tezi’nin her alanında varlığını hissettiren oryantalist tesirlerini de göz önünde bulundurduğumuzda zaruret arz etmektedir. Oryantalist çalışmalar görmezden gelinerek bu dönemi anlama ya da anlatma imkânı yoktur. Modern döneme gelene kadar İslâm’ı Kur’ân ve Sünnet ile anlama çabası ön plandayken modern dönemde oryantalist çalışmaların da tesiri ile Kur’ân ve Sünnet ikinci plana itilmiştir. Bunun yerini hürriyet fikri, akılcılık, eşitlik, sosyalizm gibi kutsallık atfedilen ideolojiler almıştır. Bu ideolojilerin İslâmî disiplinlerin her alanına ciddi tesirleri olduğu gibi kaza ve kader anlayışımıza da ciddi etkileri olmuştur. Bu demek değildir ki  kaza ve kader ilk defa bu dönemde tartışılmış, oryantalistlerin iddiaları ile ilk defa inkâr olunmuştur. Bilakis bu konu İslâm’ın ilk yıllarından itibaren gündemde olan aktüel bir konudur. Fakat her dönemde farklı sesler çıksa da bastırılmış, münkir gürûhun Müslümanlar üzerindeki tesiri yok denecek kadar az olmuştur. Kader meselesi bugün çok daha fazla kaşınan, gündemde tutulmaya çalışılan ve bu anlayışın cebri/dayatmacı bir anlayışı doğurduğu için modern dünyanın dayattığı liberal fikir ile çatıştığı anlayışı yerleştirilmeye çalışılarak inkârına zemin hazırlanmaktadır. Bu zemin daha sonraları ateizm ve deizme kapı aralayacak, Allah’ın olmadığı, olsa da her şeyi kontrolü altında tutamayacağı ya da bizim hal ve hareketlerimizi kontrol edecek kadar basit işlerle uğraşmaya tenezzül etmeyeceği şeklinde ortaya çıkacaktır. Bugün bunun tezahürünü çok daha fazla bir şekilde görmekteyiz. Evrenin devamlı genişlediği fikri, buna karşın bilimin evreni anlama çabasındaki acziyeti, insanları Allah’ın büyüklüğüne değil, bir yaratıcının olmayacağı fikrine götürmektedir. Son yüzyıl da bilimdeki sıçrayış, fizik alanında yapılan enerjinin kuantlaşmasına bağlı olarak izafiyet teorisi birçok düşünce ve tartışmayı da beraberinde getirmiştir. Bütün bunlar insanları Allah Teâlâ’ya yaklaştıracağı yerde tam aksine insanlarda ilahlık duygularını depreştirdi. Bu kâinatın bir sahibinin olamayacağını, bilakis kendilerinin kâinatı idare eden adeta yerdeki ilahlar olduğu fikri oluştu.

Ön Kabullerimiz Hakîkate Perde mi Oluyor?

Kaza ve kader ile alâkalı şu tavır oldukça mânidardır: Emeviler zulümlerini perdelemek için kaza ve kader ile ilgili hadisleri uydurup bunları imanın şartlarına dahil ettiler. Oryantalistlerin şeyhi Goldziher de İbn Şihâb ez-Zühri ile alâkalı böyle bir bühtanda bulunmuştu. İbareyi tahrif ederek Emeviler üzerinden ümmetin en mûteber ilim adamlarını zan altında bırakmıştı. Zührî der ki: «إن هؤلاء الإمراء أكرهونا على كتابة الأحاديث/ Emirler bizi hadisleri yazmaya zorladılar.” Bu ibaredeki el-Ehâdîs kelimesindeki el- takısını kaldırdığınız zaman Emevi Sultanları bizi birtakım sözler uydurup yazmaya zorladılar manası çıkacaktır. Goldziher’in bu bilinçli saptırmasını Mustafa Sıbaî Hoca onun izinden giden Schacht’a söyleyince “Evet, her ilim adamı hata yapar. Ne var bunda?” diye pişkin bir şekilde cevap vermiştir.[1] Goldziher ve arkadaşları bu tutumu bütün bir hadis tarihi için söz konusu etmektedir. Yani hadislerin çoğunun Sahâbe dönemindeki fitne olaylarından sonra piyasaya çıktığını iddia etmektedir. Başta yapılan bu kabule göre Kur’ân-ı Kerim’deki fitne ile alâkalı ayetlerin dahi uydurma olduğu iddia edilebilir. Ya da ensar ile muhaciri öven rivayetler birbirlerine karşı rekabet sonrası uydurulmuştur iddiası Kur’ân-ı Hakim’deki ensar ve muhaciri medheden ayetleri de sorgulamayı gerektirmektedir. Oryantalist bakış açısına göre sahih hadis bulamadığımız gibi sahih ayet de bulmamız mümkün görünmüyor. Aynı düşünce ile “Kader hadisleri Emevi emirlerinin zulümlerine kılıf bulmak için uydurulmuş rivayetlerdir!” şeklindeki bir yaklaşım kaderle alâkalı bütün hadislerin üzerini çizmemizi gerektirecektir.

Hadislerin Sebeb-i Vürûdu

Şöyle ki: Cibril hadisi diye meşhur olan rivayette Cibril-i Emin Allah Rasulü’ne ﷺ gelip iman, İslâm ve ihsandan soruyor. Burada Allah Rasulü ﷺ imanın şartlarını tâdad ederken hayrın ve şerrin Allah’tan geldiğine inanmanın da bu şartlardan bir tanesi olduğunu söylüyor. Aynı hadis Buhârî de kader kısmı olmaksızın rivayet ediliyor. Buhâri’ye itibar etmeyen adamların kaderi inkârına Buhari’yi delil olarak sunmaları münkir olmayı bile beceremediklerine önemli bir örnek olsa gerek.[2] Buhârî’deki rivayette “Allah Rasulü İslam’ın şartlarını sayarken haccı da saymıyor. O halde haccı da mı inkâr etmeliyiz?” Bu şekilde tevcih edilen bir suale ise “Haccın Kur’ân’da bahsedilen bir ibadet olduğunu dolayısıyla inkârı mümkün olmayacağını” söyleyerek cevap veriyorlar. Halbuki kendisine mü’min dediği halde Kur’ân-ı Hakim’de haccı bulamayan adamların da varlığından haberdarız.[3] Birisi Kur’ân’da hac yok derken diğeri hac var, kader yok diyor. Asıl itibari ile ikisinin de birbirinden farkı yoktur. Haccı bulan diğerine göre sadece bir adım önde durmaktadır. Bunun yanında Cibril hadisi ile alâkalı da kısaca şunları söyleyebiliriz: Bu hadisi Sahâbe tabakasından Hz. Ömer ve İbn Ömer, Ebû Hureyre, Ebû Zerr, Umeyr b. Katâde, Ebû Mâlik, İbn Abbas, İbn Mes’ûd, Enes b. Mâlik (radiyallahu anhum), olmak üzere 9 kişi rivayet etmiştir.[4] Bu rivayetlerden Abdullah b. Ömer’in babası Hz. Ömer’den naklettiği hadis şöyle ki: Bu rivayet Basra’dan Hac ya da Umre için Hicaz’a gelen Yahyâ b. Yamer ve Humeyd b. Abdirrahmân el-Himyerî’nin kader hakkında sordukları soruya İbn Ömer’in babası Hz. Ömer’den naklettiği bir hadis ile onlara verdiği cevaptır. O hâlde hadis lafızlarındaki farklılıkların, rivayetlerin sebeb-i vürûdu yani söylenme sebeplerine de bağlı olduğu anlaşılmaktadır.

İnkâr Edilen Buhârî Hadisi

Üzerinde asıl durmak istediğimiz hadis cebr fikrini doğurduğu iddia edilerek kaderin inkâr edildiği Buhârî’nin şu rivayetidir:

Abdullah b. Mes’ud t buyurmuştur ki: Doğru sözlü olan ve başkaları tarafından da doğrulanan Allah Rasulü Sallallahu aleyhi vesellem bize şöyle buyurdu: “Sizden birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde nutfe olarak toplanır. Sonra onda bunun gibi alaka olur. Sonra yine bunun gibi mudğa olur. Sonra ona bir melek gönderilir ve kendisine ruh üflenir. Meleğe dört kelime yani rızkı, eceli, ameli ve said mi yoksa şaki mi olacağı(nın yazılması) emredilir. Sizden bir kimse cennet ehlinin amellerini işler de kendisi ile cennet arasında sadece bir zira mesafe kalır; derken onun hakkında yazılanlar ön plana çıkar ve o kimse bu sefer cehennem ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cehenneme girer. Yine bir kimse cehennem ehlinin amellerini öyle işler ki, kendisi ile cehennem arasında sadece bir zira mesafe kalır; derken kitabın hükmü ön plana çıkar ve o kimse cennet ehlinin amellerini işlemeye başlar ve cennete girer.”[5]

Bu hadis Buharî ve Müslim başta olmak üzere birçok hadis mecmuasında rivayet edilmektedir. Bir kimsenin şaki mi said mi olacağının daha anne karnında iken belli olacağını haber veren bu rivayetin cebr anlayışını doğuracağını dolayısı ile bu hadisin uydurma olduğunu, bunun üzerinden kaderin inkâr edildiğini[6] göz önünde bulunduracak olursak mezkûr rivayetin üzerinde biraz durmak gerektiği ortaya çıkacaktır.

Kişinin Said(Müslüman)ya da Şaki(Kâfir) Olacağı belli mi?

Biliyoruz ki Sahâbe Dönemi’nde özellikle Cemel ve Sıffîn savaşlarında kader konusu daha fazla gündeme gelmiştir. Bu fitne olaylarının sebebiyet verdiği ve gittikçe artan yanlış uygulamalar özellikle Emevîler tarafından farklı yorumlanarak kader ile ilişkilendirilmiştir. Yaptıkları hataları örtmek için “Allah’ın Takdiri” ifadesini kullanmaları yani sorumluluk yüklenmeyip bilakis yanlışlarını kadere yüklemeleri buna bağlı olarak cebri bir anlayış ile hareket etmeleri kulun yaptığı fiilleri tamamen insan iradesine dayandıran görüşler ileri süren kaderiyyeyi doğurmuştur. Tarihi süreci iyi bir şekilde okuduğumuzda “Allah’ın takdiri” sözünde problemin olmadığı aksine imanın bir şartı olduğu açıkça görülecektir. Haricilerin إن الحكم إلا لله» / Hüküm yalnız Allah’ındır”[7] ayetini yanlış zaman ve zeminde kullanmaları gibi Emevi idarecileri de “Allah’ın takdiri” sözünü yanlış yer ev zamanda kullanmışlardır. Hariciler ayeti yanlış kullandılar diye ayeti inkâr etmek nasıl yanlışsa bir çok ayetle desteklenen kaderi de Emevilerden dolayı inkâr etmek aynı şekilde yanlış olacaktır. Şu kadar var ki Kur’ân-ı Kerim’de imanın şartı olarak doğrudan kader konusu geçmese bile Allah Teâlâ’nın nihayetsiz kudreti kadere imanın bir gereği olarak karşımızda durmaktadır. Yûnus Sûresi’nde Rabbimiz “Ne zaman sen bir faaliyet göstersen, Kur’ân’dan bir bölüm okusan ve siz ne zaman bir iş yapsanız, o işe koyulduğunuzda muhakkak ki biz üzerinizde gözetleyici oluruz. “Ne yerde ne de gökte, zerre miktarı bir şey bile rabbinin bilgisi dışında kalmaz; bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa istisnasız apaçık bir kitapta yazılıdır.”[8] Bu ayeti kerimede Rabbimiz, oldukça fazla tekid ifade eden edatlarla sema ve arzda büyük ya da küçük hiçbir şey ama hiçbir şeyin O’nun bilgisinin haricinde kalmayacağını vurgulamaktadır. Her olacak olayın bir kitapta yazılı olması başka ne anlama gelebilir ki? Yine Hadîd Sûresi’nde “Yeryüzünde vukû bulan veya başınıza gelen hiçbir musîbet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.”[9] buyurmaktadır. Ayetin son kısmında vurgulanan hakîkat oldukça önemlidir. “إنَّ ذلك على الله يسير/ Muhakkak ki bu, Allah’a göre çok kolaydır.” İnsan aklının sınırları içerisinde düşündüğümüzde bu ayeti anlamak mümkün müdür? Henüz yaratmadan önce Allah Teâlâ’nın kâinatta ya da bedenimizde olacak olayları bilmesini nasıl izah edebiliriz.? Evet, gayba iman etmeyenin bu hakîkatleri anlaması oldukça zor olacaktır. Özellikle burada Allah’ın bu muazzam kudretinin kulların ihtiyarını muattal hale getirmediğini bilmeliyiz.

İnkâr Makes Bulmuş mudur?

Yukarıda da izah ettiğimiz gibi başta koyduğumuz ön kabuller birçok hakikati inkâr etmemize sebebiyet verecektir. Kader inancı ile alâkalı “Emevî idarecileri oldukça zalimdi. Halktan gelecek tepkilere karşı koymaları gerekiyordu. Bunun için çok etkili bir iddia ortaya atmaları şarttı. Akıllarına kader inancı geldi. Bunu imanın şartlarından bir şartmış gibi gösterdi ve tebaalarından gelebilecek muhtemel tepkilere de engel olmuş oldular” şeklindeki bir ön kabul sadece hadisleri değil birçok ayeti de sorgulamayı gerektirecektir. Nitekim “Allah’ın delalete erdirdiğine hidayet edecek yoktur”[10], “O dilemeden siz dileyemezsiniz”,[11] “Dilediğine mülk veren, dilediğinden alan, dilediğini izzetli kılan, dilediğini zelil eden”[12] ve daha bu anlamdaki birçok ayet cebriyeyi doğurmamış mıdır? Aksine kaderiyeye de mesned teşkil eden ayetlerde oldukça fazladır. Bütün bunlar Kur’ân-ı Hakim’e külli bir nazar ile bakmayı gerektirmektedir. Rabbimiz Saff Sûresinde “Onlar sapıklığı isteyince Allah Teâlâ da kalplerine sapıklık verdi.”[13]buyurmaktadır. Allah Azze ve Celle Kur’ân-ı Hakim’in birçok yerinde adaletli olmamızı emrediyor[14] ve kendisinin de kullarına asla zulmetmeyeceğinden haber veriyor.[15]Durum böyleyken cebri anlayış Allah’ın zalim olduğunu iş‘âr edebiliyor. Diğer taraftan bunlara karşı reaksiyoner bir hareket olan kaderi anlayış ise Allah’ın külli iradesini görmezden gelebiliyor. Fakat burada şu noktaya temas etmek yerinde olacaktır. İslâm, tarihi boyunca bu anlayışlar tartışılmış olsa bile orta yolu tutan Ehl-i Sünnet ulemânın üstün gayreti ile Müslümanların itikadını bozamamış ulemâ tabakasında tartışılan bu hareketler cemiyet nezdinde mûteber olamamıştır.

Ön Yargılardan Kurtulmak

Çok sınırlı sayıda bahis mevzu ettiğimiz bu ayetlerden sonra inkâr edilen hadisin manasına dönecek olursak şu şekilde bir yorum getirmek konuyu anlamamıza yardımcı olacaktır. Hadisin ilk kısmında Allah Rasulü , Mü’minûn Suresi 12-14 arası ayetlerin tefsirini yapmıştır. Ayette Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Gerçek şu ki biz insanı çamurdan alınmış bir özden yaratıyoruz; sonra onu sağlam bir yerde nutfe hâline getiriyoruz. Sonra nutfeyi (döllenmiş yumurta) alakaya (rahimde asılıp beslenen embriyo) çeviriyor, alakayı şekilsiz et (görünümünde) yapıyor, bu etten kemikler yaratıyor, daha sonra da kemiklere adale giydiriyoruz; nihayet onu bambaşka bir yaratık hâlinde inşa ediyoruz. Yapıp yaratanların en güzeli olan Allah çok yücedir.” Allah Rasûlü nutfe, alaka ve mudğaya dair bazı sürelerden bahsetmektedir. Devamında ise bir meleğin gönderilip ruh üfürdüğünden haber vermektedir. Bundan sonraki kısımda kişinin said mi şaki mi olacağının anne karnında belli olacağını bildirmektedir. Yukarıda bahsettiğimiz “Ne yerde ne de gökte, zerre miktarı bir şey bile rabbinin bilgisi dışında kalmaz; bundan daha küçük veya daha büyük ne varsa istisnasız apaçık bir kitapta yazılıdır” ayetinin manasını çok iyi bilen Allah Rasulü bir misalle Ashabına Allah’ın kudretini anlatmak istemiş ve onlara uç bir örnek vermiştir. Yani bu öyle bir kudrettir ki, bir insan hayatı boyunca hayırlı işler ile uğraşsa da yaptığı bir amel ile cehenneme girebilir ve bu, mutlaka Allah’ın onun hakkında yazdığına muvafıktır. Ya da hayatı boyunca Allah’ın gazabını celbedecek ameller ile iştigal etse dahi yaptığı bir amel ile cennete gider ve bu, tam da Allah Azze ve Celle’nin anne karnında iken o kişi hakkında yazdıklarına muvafık olacaktır. Burada özellikle şunu da vurgulamak gerekir. Cennet ameli işledikten sonra cehenneme gideceği söylenen kimsenin ebedi olarak cehennemde kalacağı anlamına gelmez. Eğer irtikab ettiği günah şirk değil ise günahının cezası olarak cehenneme girer ve oradan cennete tekrar döner manasındadır. Çünkü Rabbimiz Kur’ân-ı Hakîm’de “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu; kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.”[16]O hâlde ön kabullerimizden kurtularak ve Kur’ân-ı Kerîm’e de külli bir nazarla bakacak olursak, kader ile ilgili sahih hadislerin ayetlerin tefsiri olduğunu anlamamız kolaylaşacaktır.


[1]-Mustafa Sıbâi’, es-Sünne, Dâru’l-Verrâk, Beyrût, 2007, 29.

[2]-https://www.youtube.com/watch?v=2HUrSjQ7Bww&ab_channel=Mustafa%C4%B0slamo%C4%9Flu  

[3]-https://www.youtube.com/watch?v=KWbo4gxZjdo&ab_channel=EdipYuksel

[4]-Ayrıntılı bilgi için bkz. Bekir Tatlı, Hadîs Tekniği Açısından Cibrîl Hadîsi ve İslâm Düşüncesine Yansımaları, TDV, Ankara, 2015.

[5]-Buhârî, Hadis No: 3332; Müslim, 2643; Ebû Dâvûd, 4708, Tirmizî, 2137; İbn Mâce, 76; İbn Hanbel, Müsned, 3694.

[6]-Hayri KIRBAŞOĞLU, İslam Düşüncesinde Hadis Metodolojisi, Ankara Okulu, Ankara, 2015, s.271.

[7]-En’âm,  6/57.

[8]-Yûnus, 10/61.

[9]-Hadid, 57/22.

[10]-Nisa, 4/88, 143; Araf, 7/186; Ra’d, 13/33.

[11]-İnsan, 76/30; Tekvîr, 81/29.

[12]-Âl-i İmrân, 3/26.

[13]-Saff, 61/5.

[14]-Mâide, 5/8.

[15]-Âl-i İmrân, 3/182; Enfâl, 8/51; Kaf, 50/29.

[16]-Zilzâl, 99/7-8.

Bir cevap yazın