KADINDA UĞURSUZLUK VAR MIDIR?

İslâm her alanda olduğu gibi içtimai alanda da birçok köklü değişiklikler yapmış insanların riâyet edecekleri takdirde ebedi alemde rahatını temin edecek kaide ve kuralları belirlemiştir. Cahiliye döneminde varolup İslam’dan onay alamayan birçok hususun varlığını bilmekteyiz. Eşyaya uğursuzluk atfetmek de onay alamayan meselelerdendir. İslam’ın bidayetinde Mekkeli müşrikler başta olmak üzere bölgede yaşayan hemen her insanda eşya ve olaylara uğursuzluk atfetme anlayışı hakimdi.   Şöyle ki: Cahiliye döneminde bir insan bir yere gideceği zaman eğer önünden bir kuş geçip sağ taraftan giderse o zaman sefere çıkmak uğurlu, eğer kuş sol taraftan geçerse o zaman uğursuz olarak kabul edip yola çıkmazlardı.[1] Allah Rasulü ﷺ, bu hâkim anlayışı terk etmeleri için ashabına zaman zaman nasihat ederdi. Uğursuzluk anlayışının kader anlayışı ile bağdaşmadığını, dolayısıyla bir Müslümanın böyle bir düşünceye sahip olamayacağını anlamalarına vesile olacak nasihatlerde bulunurdu. Mutlak kudretin Allah Teala’ya ait olduğu fikrini yerleştirecek konuşmalar yapardı.  Bir gün “Hastalığın sirayeti olmadığı gibi kuşların uçmalarına bağlı olan ve Safer ayına atfedilen uğursuzluk da yoktur.’ buyurmuştu. Birisi kalkıp ‘Ya Rasulellah! O halde benim develerim arazide ceylânlar gibi sağlıklı iken aralarına uyuz deve girdiğinde niye uyuz oluyorlar.’ dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber: ‘Öyle ise uyuz olan ilk deveye bu hastalığı kim sirayet ettirdi?’ diye cevap vermişti.”[2] Aslında burada Allah Rasulü’nün ﷺ ashabına itikad ayarı yaptığı açık bir şekilde anlaşılmakta ve inançlarına yerleşmiş olan yanlış düşüncelerden onları kurtarmaya çalıştığı görülmektedir.

Farklı Rivayetler

Bu makalemizde uğursuzluk ile alakalı hadisleri ve kadınlarda uğursuzluğun olduğunu ifade eden hadisi ele alıp bir sonuca varmaya çalışacağız.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi İslam uğursuzluk inancını reddetmesine, Allah Rasulü ﷺ, bu inancın kader inancı ile bağdaşmayacağını bildirmesine rağmen bazı hadisler uğursuzluğun olabileceğine delalet etmektedir. Evvela birbirine müteârız gibi görülen bu rivayetlere kısaca işaret edelim.

1. Allah Rasulü Aleyhisselam’ın “Ne sirayet (bulaşma), ne de uğursuzluk vardır. Benim Fe’l hoşuma gider.” buyurunca “Fe’l nedir?” diye kendisine sorulmuş O’da “Güzel bir sözdür.” diye karşılık vermiştir.[3]

2. “Rasûlullah “Sirayet yoktur, eşyada uğursuzluk yoktur. Baykuş ve buna benzer kuşların ötmesinde uğursuzluk yoktur, Safer ayında da uğursuzluk yoktur. Fakat (ey mü’min) sen cüzzamlıdan, aslandan kaçar gibi kaç!”[4] buyurdu.

3. “Şayet şu’m olsaydı, evde kadında ve atta olurdu.”[5]

4. “Advâ (hastalığın sirayeti), tıyera (uğursuzluk), hâme (baykuş ya da ona benzer hayvanların ötmesine bağlı uğursuzluk) ve safer (ayındaki uğursuzluk) yoktur. Ancak şu’m (uğursuzluk) üç şeyde; atta, kadında ve evdedir”.[6]

5. Uğursuzluk yoktur; evde kadında ve atta uğur vardır.[7]

6. Uğursuzluk (inancı) şirk (çeşitlerinden)’dir.[8]

Muhtelifu’l-Hadis

Bütün bu hadislere baktığımızda bazılarının birbiri ile teâruz halinde olduklarını görürüz. Allah Rasulü ﷺ, bir taraftan uğursuzluğun olmadığını hatta uğursuzluk inancının şirk çeşitlerinden biri olduğunu vurgularken diğer taraftan kadında evde ve atta (binekte) uğursuzluk olabileceğine işaret etmiştir. Birbirine zıt gibi görünen böyle hadisler ile alakalı ulemanın takdire şayan gayret ve himmetleri olduğunu biliyoruz. Bu ilme muhtelifu’l-hadis ilmi demekteyiz. Cem, nesh, tercih ve tevakkuf yollarından birisi ile zahirde oluşan bu tezadı gidermeye çalışmışlardır. Evvela hadislerin sahih, hasen ve zayıf olup olmamasına bakan ulema, daha sonra çelişkili gibi görünen her iki hadis de aynı kuvvette ise bu yola başvurmuştur. Bu ilimlerden habersiz olup aynı zamanda da genelde rivayetlere özelde de Buhârî’ye karşı ön yargısı olanlar bu kadar farklı rivayetler arasında “kadında uğursuzluk vardır.” ibaresini görür görmez heyecana kapılıp diğer rivayetlere bakmak dahi akıllarına gelmeksizin “İşte! Buhari’de kadınları aşağılayan bir rivayet bulduk” demektedirler. Halbuki durumun hiç de onların dediği gibi olmadığını aksine bu rivayetler üzerinde konuşmanın uzun bir müddet bu ilimlerle uğraşma zorunluluğu gerektirdiğini biliyoruz.  

Cem ve Telif

Yukarıda uğursuzluk ile alakalı bahis mevzu ettiğimiz hadisleri cem yoluna giden ulema şunları söylemiştir: Aslolan uğursuzluğun olmayışıdır. Fakat insanların en fazla mülaki oldukları, mesai harcadıkları üç husus vardır ki bunlar bazen bereketsizliğe sebebiyet verir. Bunlardan birisi evdir. Zira evin uğursuzluğu darlığı ve komşularının hayırsızlığı olarak anlaşılmıştır.[9] Lüks bir sitede oturan bir Müslümanın evine ziyarete gittiğimizde oturduğumuz odanın site içinde ortak kullanılan yüzme havuzuna baktığını fark ettik. Evin sahibi orayı işaret ederek “Evin uğursuzluğu da hiçbir şeye benzemiyormuş. Ne huzur ne de bereket kaldı evimizde.” dedi. İnsanların üryan bir halde site içinde dolaşmasından, edebe muğâyir hallerinden yakınırken, ev alırken nelere dikkat etmesi gerektiğini de öğrendiğini vurguluyordu. Bu durum uğursuzluğu bereketsizlik manasında kullandığımıza işaret ediyor. Aynı durum kadın içinde geçerlidir.Eve nafaka temin eden bir erkek sabah erkenden evinden ayrılınca evi ve çocuklarını hanımına emanet etmektedir. Evin hanımı hem o evin namusundan hem de o çocukların eğitiminde sorumludur. Bunlara halel getirecek küçük bir hatası o evin temellerini sarsmaya yetecek evin bereketini de böylelikle ortadan kaldıracaktır. Aynı düşünce ile cihad için hazırlanan mücahidin ya da Allah yolunda rızık temini için sefere çıkan herhangi bir Müslümanın bineği bu yoldaki en büyük vesilesidir. Onun zayıflığından dolayı yola çıkamaması ya da yolda kalması kişiyi bütün işlerinden alıkoyacak dolayısıyla bir bereketsizliğe yol açacaktır. Şu’m kelimesinin manasının tıyare (uğursuzluk) manasından daha hususi olarak kullanılmasına bağlı olarak aralarında umum husus ilişkisi olduğundan söz edebilir, dolayısıyla şu’mun manasının bereket manasında olan yumn kelimesinin zıddı olduğunu söyleyebiliriz.[10]Çünkü bazı hadislerde “Tıyera” şirk olarak nitelenirken “şu’m” lafzının ise bereketsizlik manasında daha özel bir mana taşıdığına işaret edilmektedir. Bu hususta Kamil Miras’da şunları söylemektedir: “Hadisteki (şu’m) lafzı uğursuzluk, hayırsızlık manasındadır. Bunun zıddı ve karşılığı (yümn) dir ki, kutluluk demektir. Araplar cahiliyet devrinde kadında, atta ve evde şeamet yani uğursuzluk bulunduğunu iddia ederlerdi. Bu cihetle İbnü’l-Arabî bunlarda şeamet iddiası cahiliyet adetine müsteniddir yoksa hılkî bir uğursuzluk mevcud değildir demiştir. Hadiste bu üç şeyin hususi olarak zikredilmesi, insanların bunlarla sıkı ve dâimi olarak ilgili bulunmasındandır. İnsanoğlu içinde oturacak bir evden, birlik yaşayacak bir eşten, kullanacak bir hayvandan müstağni olamaz. Bunlara pek yakından sıkı bir surette bağlıdır.” İbn Mes’ûd’un “Bir şeyde uğursuzluk varsa o da iki çene arasındaki dilde vardır.” dediğine vurgu yapan Aynî, “üç şeyde uğursuzluk vardır” hadisinin zahirinde teşe’üm (şu’m tutmak) manası hakikatte matlub değildir diyerek bu durumun cahiliyet adetlerini hikayeden ibaret olup İslam itikadı olmadığını vurgulayarak iki haber arasının telif edilebileceğini söylemiştir.[11]

Şu hususa da işaret etmekte fayda vardır: Kadında evde ve binekte uğursuzluk vardır hadisini duyan Âişe (r.anha) ise şöyle söylemiştir: “Ebû Hureyre tam duyamamış. Zira o, Rasûlullah Aleyhisselam’ın yanına girdiğinde şöyle diyordu: “Allah, Yahudilere azâb etsin. Çünkü onlar derler ki: ‘Şu’m (uğursuzluk) üç şeydedir. Bunlar ev, kadın ve attır.” Ebû Hureyre hadisin başını işitmemiş, sadece sonunu duymuştur.”[12] Bu rivayet ile birlikte bakıldığında mesele daha fazla vuzûha kavuşmaktadır. Her ne kadar İbnü’l-Cevzî, Âişe validemizin bu itirazının geçerli olmadığına vurgu yapsa da[13]sahabenin zaman zaman birbirini tashih ettiğini biliyoruz. Burada da böyle bir durumdan söz edebilir ve iki rivayetin daha rahat bir şekilde cem edilebileceğini anlarız. Aynı zamanda yukarıda Tirmizî’nin “Edeb” babında rivayet ettiği “Evde kadında ve binekte uğur ve bereket vardır.” hadisi de bu eksik anlamayı destekler niteliktedir.

Nesh veya Tercih Yolu

Yine “Şayet şu’m olsaydı, evde kadında ve atta olurdu.”[14]rivayetinin de bunlarda uğursuzluk olduğuna işaret eden rivayeti nesh ettiği söylenebilir. İbn Abdilber’de bu durumun bidayeti İslam’da olabileceğini fakat sonradan “Yeryüzünde vuku bulan veya başınıza gelen hiçbir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce bir kitapta yazılı olmasın. Kuşkusuz bu Allah’a göre kolaydır.”[15] ayeti ve sünnette vaki olan hadisler ile mensuh olduğunu söylemiş haberi vâhidlerin amel ifade etse de ilim ifade etmeyeceğine dolayısıyla tevile imkânı olduğuna vurgu yapmıştır.[16]

Yukarıda serdettiğimiz rivayetlere baktığımızda Şu’m ve Tıyare gibi lafızları reddeden rivayetlerin İslam’ın ruhuna daha uygun olduğunu ve kader inancı ile birebir örtüştüğünü görebiliriz. Bu durum bunlar arasında bir tercih yoluna da gidebileceğimizi göstermektedir. “De ki: “Allah bize ne yazmışsa başımıza ancak o gelir, O bizim mevlâmızdır.” Müminler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar.”[17] ayeti ve birçok rivayet, uğursuzluğun “üç şeyde olduğunu” haber veren ve sahih olan hadis ile amel edilmeyeceğine işaret etmektedir. Zira bir hadisin sahih olması onunla amel edilmesini zorunlu kılmamaktadır.

Son Söz

O halde Buhârî ve Müslim başta olmak üzere birçok sahih kaynakta geçen bazısı bazısına müteârız gibi görünen bu kadar rivayeti görmezden gelip, cem-telif, nesh, tercih ve tevakkuf yollarını işletmeksizin “Ümmetin en sahih kabul edilen eseri olan Buhâri’de kadınlara hakaret içeren hadisler var!” demek İslam’ın en önemli kaynaklarından olan sünnete karşı art niyetli olmaktır. Zira ateistler Kur’an’ın da kadınlara hakaret içeren bir kitap olduğunu söylemektedirler. Ateistlerin Kur’an ve Kur’an ilimlerinden habersiz yapmış oldukları bu yorum ile Sünnet’e karşı ön yargılı olanların hadis ilimlerinden habersiz bir şekilde ortaya koydukları bu yorumlar arasında temelde hiçbir fark yoktur.


[1]İbn Hacer, Fethu’l-bâri, Dâru’l-marife, Beyrut, 1379, c. 10, s. 213.

[2]Buhârî, “Tıb”, 25, 5717.

[3]Buhari, “Tıb”, 44; Müslim, “Selam”, 113; Ebu Davud, “Tıb” 24.

[4] Buhari, “Tıb”, 19.

[5] Buhârî, “Cihâd”, 47, 2704; “Nikâh”, 18, 4806; Müslim, “Selâm” 118, 2225; Tirmizî,

Edeb” 58, 2824.

[6] Buhârî, “Tıb”, 42, 5421, 5438; Müslim, “Selam” 116, 2225.

[7] Tirmizî, “Edeb”, 59.

[8] Tirmizî, “Siyer”, 47, 1614; Ahmed, Müsned, 4171.

[9] Hattâbî, Meâlimus’s-Sünen, c. 4, s. 236; Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim, c. 14, s. 221.

[10] Cevherî, es-Sıhah fi’l-luğa, c. 1, s. 343. ş-e-m md; İbnu’l-Cevzî, Keşfu’l-Müşkil min Hadîsi’s-Sahihayn, Dâru’l-Vatan, Riyad, t.y.,c. 2, s. 268.

[11] Kamil Miras, Tecrid-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Emel Matbacılık, Ankara, 1984, c. 8, s. 312.

[12] Zerkeşî, el-İcâbe, s. 208.

[13] İbnu’l-Cevzî, Keşfu’l-Müşkil, 2, s. 268.

[14] Buhârî, “Cihâd”, 47, 2704; “Nikâh”, 18, 4806; Müslim, “Selâm” 118, 2225; Tirmizî,

Edeb” 58, 2824.

[15] Hadid, 57/22.

[16] İbn Abdilber, Temhîd, Vizâretu Umumi’l-evkaf, 1387, c. 9, s. 290; ‘Aynî, Umdetü’l-Kârî, es-Sahhâr, Kahire, 2012, c. 13, s. 291.

[17] Tevbe, 9/51.

Bir cevap yazın